Doors Akademi’de bir pazar

Geçtiğimiz haftalarda, Doors Akademi’de mini bir yemek yarışmasına katıldık. Yarışmada Becel Pratik ile birbirinden güzel yemekler yapıldı. Bu yarışmaya bizi davet eden Özge Akyel sayesinde güzel bir Pazar günü geçirdik.

Sabah çeşitli ikramlardan oluşan güzel bir kahvaltıdan sonra, yemeklerimizi yapmak üzere workshop mutfağımıza geçip kolları sıvadık. Sevgili dostum Şahika ile bir ekip oluşturarak “Çin usulü piliç kavurma” ve “biberiye soslu prenses karnabahar” adlı yemeklerimiz ile yarışmaya renk katmaya çalıştık.

yemeklerimiz ve biz

Yarışma sonunda evimize götürmek üzere bize hediye edilen Becel Pratik zeytinyağlı ve sade çeşitleri ile çoktan denemeler yapıldı bile.

Öncelikle yaptığımız yemekleri sırasıyla mini bir tarif ile özetleyeyim. “Çin usulü piliç kavurma”dan başlayalım. Ne kadar renkli sebzeniz varsa hepsini Jülyen olarak doğruyorsunuz. Biz elimizdeki malzemelere göre sarı ve kırmızı dolma biber, kabak, havuç ve soğan kullandık.

malzemeler

Göğüs etini de–elinizde but eti varsa daha güzel olur- aynı şekilde jülyen kesim doğruyoruz. Tavukları ayrı bir tavada sebzeleri ayrı bir tavada soteliyoruz. Tavuk sotelenirken içine bir miktar soya sosu ve köri ilave ediyoruz. Bir tutam karabiber de güzel bir çeşni oluşturur. Ben tercih ediyorum. Önce soğanı sonra diğer sebzelerimizi de soteliyoruz. Burada sebzelerin biraz diri kalması önemli. Ve sonrasında tavuk ve sebzeleri bir araya getiriyoruz. İster tabakta ister tencerede. Bizim için sunumun güzel olması oldukça önemliydi. O yüzden tabakta bir araya getirdik. Ve işte sonuç:

cin usulu pilic kavurma-biberiye soslu prenses karnabahar

Diğer yemeğimiz de “Biberiye soslu prenses karnabahar”. Bunu da sevgili Şahika maharetli elleriyle enfes bir şekilde hazırladı. Önce karnabaharlar bir miktar haşlandı. Parçalanmamasına dikkat etmek gerek. Haşlanmış karnabaharları önce yumurtaya bulayarak mısır unu ve fırınlanmış ekmek kırıntıları ile süsleyerek derince bir kapta kızarttık. Muhteşem bir görüntü ve lezzetle karşımıza çıktı.

Continue reading »

YDS sınav sorularını kim hazırlıyor?

1365407667          7 Nisan 2013 tarihinde yapılan YDS sınavına girdim. Çok iyi hazırlanmamakla beraber İngilizce konusunda fena değilimdir. Ama şunu anladım ki İngilizce seviyem sınav sorularını hazırlayanların seviyesinden daha iyi. Daha iyi dediğim de öyle çatır çutur İngilizce konuşup yazabildiğim anlaşılmasın. Varın gerisini siz düşünün. Geçmiş yıllarda sorulan sınav sorularını incelemek ve hatta bir kaçında da kendimi denemek suretiyle biraz çalışma girişiminde bulundum. Ama bu sınava çalışmak için İngilizce bilgisi yerine aslında temel hukuk, uluslararası ticaret ve siyasi ilişkiler, diplomatik yazışmalar, uzmanlık isteyen bilim dalları, gıda teknolojileri, balıkçılık teknolojileri, eğitim psikolojisi ve aklınıza gelebilecek her türlü bilimsel akademik çalışmalar hakkında ihtisas yapmış olmak gerektiğini anladım. Bunun sebebi ise sizden istenenin İngilizce bilmek değil bu konulara haiz olup gerektiğinde yorum yaparak soruları değerlendirmek olması. Alanında nice uzman insanlar bile soruları yorumlamakta güçlük çekerken sizden istenenin ne denli ölçüsüz olduğunu anlamak insana acı veriyor. Bu işin bir kısmı… diğer bir kısmı ise daha da acı.

Sınav sorularında verilen cümleleri veya paragrafları internet üzerinde bir arama motorunda arattırdığınızda karşınıza bir makale çıkınca şaşkınlığınız bir derece daha da artıyor. Bizim soruları hazırlayan akademik kadromuz! sorular için bir paragraf yazmaktan acizler. Kendileri bu paragrafları yazamazken sizden bu paragraflara ait yorumlar istemeleri düşündürücü.
Ülkede var olan yüce kurum! ÖSYM 8 günde sınav sorusu açıklamak yerine adam gibi sorular hazırlasın ya da bu işi başkalarına bıraksın. Soru hazırlamak için yeni mezun bir üniversite öğrencisine teklifte bulunsalar. Soru başına 50 TL deseler bunun için gönüllü olacak binlerce öğrenci ya da işsiz bulabilirler. Alta tarafı 80 soru. 50 TL ile çarptığınızda 4.000 Tl eder. Bu da kurum da çalışan bir kişinin aylığına tekabül eder. Özetle şu ki; çalıştırdığınız adamlar aldıkları paranın hakkını vermiyorlar. Ya hakkını verecek olan birini istihdam edin ya da bu işi bırakın. Sınava giren tek grup lise mezunları değil. Eğer ülkede her sistemi her kurumu sınava bağlı olarak geliştirdiyseniz, adam gibi hakkını vererek sınavlar hazırlayın. Bu kadar insanın emeğiyle oynamayın. Bir çok forumda “YDS sınav soruları” etiketiyle arama yaptığınızda çabalayan insanların çırpınışlarını görebilirsiniz.
Dip not: Sınavda fısır fısır konuştuğu için uyarmak zorunda kaldığım gözetmenden kusura bakmamasını istiyorum. Lakin senin önündeki kitapçıkta da yazıyor “sınav esnasında konuşmayınız ” diye….

2013 Oscar Tahminleri ve Sonuçları

Sene 2013 hala mı Oscar? Evet hala Oscar.  Oscar bildiğiniz gibi Hollywood sinemasının dünyaya hükümranlığını ilan etmek için kurulmuş bir komite. Bu komite her yıl kategoriler bazında en iyi filmleri yaklaşık 1 milyon dolar değerinde “Oscar Heykelciği” dediğimiz bir ödülle şereflendirmektedir. Tabi bu filmler öyle hasılat rekorlarına bakarak, korsandan indirilme hitlerine göre değerlendirilmez. Önce aday adayları belirlenir. Bu aday adayları komite tarafından bir alt elemeye sokulur. Bu alt eleme sonucunda her kategori için beş film aday olarak belirlenir. Bazı özel durumlar için beş sınırı ihlal edilebilir.  Böylece  Oscar Gecesinin davetlileri belli olmuş olur. Ödülün önemi kadar gecenin önemi de büyüktür. Hatta ödül gecesi, kırmızı halıda yürüyüş ile o aktris ne giymiş, bu aktris ne giymiş haberleriyle büyük bir görsel şölene dönüştüğü için ödülün bir nebze önüne geçiyor da denebilir. Ödül Gecesi sonrasında ise haftalarca magazin dünyasının konusu törende giyilen kıyafetler ve bu kıyafetlerin hangi ünlü modacı tarafından tasarlandığı olmaktadır.
İlk sinema filmini izlediğimde henüz 12 yaşında idim. “Vampirle Görüşme” adlı filmin başrol oyuncuları Brad Pitt ve Tom Cruise idi. Küçük kız çocuğu rolünde de Kirsten Dunst vardı. Az evvel emin olmak için biraz araştırma yaptığımda Antonio Banderas’ın da olduğunu öğrenmiş oldum. Hayret! Hatırlamıyorum.  İşte yıl 1992, o yıldan bu yana ne zaman cebimde biraz param olsa sinemaya yatırdım. Öyle çok da param olmadı belki ama yine de sıkı bir sinema takipçisi sayılırım. O zamanlar ne Oscar ne Altın Portakal ne Altın Ayı ne Golden Globe bilmezdim. Yıllar ilerledikçe sinemaya bakış açım da değişti. Biraz eğlence biraz eleştirel bir yaklaşımla izler oldum. Ve işte bu yazının da konusu kendi gözümden Oscar Ödülleri. Sinemaseverlerin heyecanla bekledikleri Oscar Ödül Töreni’ne sayılı saatlerin kaldığını söyledikten sonra hızla adaylarımızı sıralayalım.

 

En İyi Film (Best Picture);

Lincoln  |   Silver Lininings Playbook   |   Zero Dark Thirty   |   Les Misérables   |   Life Of Pi   |   Amour   |    Django Unchained   |   Argo   |   Beasts Of The Southern Wild

lincoln silver-linings-playbook Les-MiserableZero Dark ThirtyLife-of-Pi Amour Django-Unchained Argo Beasts-Of-The-Southern-Wild

 

En iyi film kategorisinden başlayalım. Bu kategoride itiraf etmeliyim ki olmasını beklediğim bir film daha vardı. O da “The Impossible”. Eğer adaylar arasında olsaydı kesinlikle kazanmalı diyeceğim bir filmdi. Ama maalesef geriye “Argo” filmi kalıyor. “Oscar goes to Argo”. Lincoln filmi Amerikan tarihinde köleliğin kaldırılması için büyük savaş vermiş olan Abraham Lincoln’ün hayatından bir kesiti konu alıyor. Bu sebeple konu olarak Amerikalıların yüreklerini okşasa da yeterli aksiyonu beyaz perde gösterememiş diye düşünüyorum. Ancak uzun diyalogları ile bir süre akıllarda yer alacağa benziyor. Silver Linings Playbook filminin ise neden aday olduğu konusunda ciddi tereddütlerim var. Bradley Cooper’ın fevkalade bir oyunculuğu var mı? “Hayır”. E sadece Robert De Niro olduğu için de bir film sevilmez ki!  Zero Dark Thirty için yine Amerikan propagandası yorumu yapılabilir. Konusu Usame Bin Laden’in nasıl öldürüldüğü. Geçtiğimiz yıllarda eski eşine adeta çelme takarak kazandığı Oscar’la  Hurt Locker filmini hatırlatıyor. Ancak yıllar gösterdi ki artık onlar da kendi yalanlarına inanmıyorlar. Diğer yandan Bigalow’un parmağı değdiyse korkarım her şey olabilir. Les Misérables daha evvel çok da başarılı olarak tiyatrolarda boy gösterdiğinden mütevelli “ ıh ıhm, olmamış” diyerek geçiştirebileceğim bir film. Belki de müzikal filmlere pek sıcak bakmadığım için böyle düşünüyor olabilirim. Life of Pi’yi oldukça güzel bir film olarak niteleyebilirim. Ancak filmin güzel olması bir yana dolu dolu bir Oscar filmi diyemiyorum. Pi Patel’in okyanusun ortasında bir filikada beraber mahsur kaldığı kaplanla kavgası hafızalarda yerini aldı. Amour güzel bir aşk hikayesi olması dışında yaşlanıldığında hayatın ne kadar çekilmez olabileceğini 7.sanat ile gösteren bi yapıt. Filmin sonunda yaşlı esas oğlanın yine yaşlı eşini öldürmesi hakkında iki yorum var. Bu yorumlardan ilki “çok sevdiği için eşinin acı çekmesine dayanamıyor oluşu”, diğeri ise “kendisinin bu eziyete daha fazla katlanamıyor oluşu.” Gönül her ne kadar ilk seçeneğin olmasını istiyor ise de diğer seçenek pek de göz ardı edilecek bir düşünce değil. Hepsi bir yana yabancı film dalında zaten aday olmuş. Muhtemelen de Oscar’ı bu kategoride alacak. Burada ne işi var bunun?  Django Unchained filmi  bir Tarantino hayranı olmama rağmen Oscar adayı olarak değerlendirebileceğim bir film değil. Ama puanım 10 o ayrı. Quentin’e kıyağımdır. Film zencilerin köleliğinin henüz resmen kaldırılmamış olduğu dönemlerde geçiyor. Kelle avcılığına soyunmuş bir doktor ile beraberinde kölesi ama aynı zamanda arkadaş olarak peşine taktığı bir zencinin karısını bulma hikayesini anlatıyor.  Vahşi batı deyince akla illaki bidon bidon kan gelir. Quentin’de bu kurala uymuş ve kan revan içinde bir film çekmiş. Beasts Of The Southern Wild filmi diğer filmlerden ayrı bir kategoride sınıflandırılacak bir yapım. Toplumun varoş bile denilemeyecek, toplumdan izole edilmiş ve tehlike oluşturan bir alanda yaşamak için ısrarla direten bir grup insanın yaşamı ele almış. İlginç bir ruh haline sürüklediği kesin. Normalde aday olarak gösterilecek bir film olarak görmüyorum. Ama bu Oscar komitesinin sağı solu belli olmaz. Keyifle izlediğim bir filmdi.

 Kazanan : ARGO

Continue reading »

“Efsane Bir ‘Barbaros’ Romanı” inceleme yazısı

“Hızır Hayreddîn Paşa, Midilli Adası fethedilince, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın emri üzerine buraya Vardar Yenicesinden getirilip iskân edilen sipahilerden Yakub’un dört yiğit oğlundan biridir. Batılılar, sakalı havuç rengine çalar kırmızı renkte olduğu için ona “Barbaros” demişlerdir. “Hayreddîn” ismini ise kendisine Yavuz Sultan Selim Han vermiştir. Büyüyüp Akdeniz’e açıldıktan sonra, o koca deniz artık bu yiğidin kahramanlıklarıyla çalkalanmıştır. İlk zamanlar kardeşi Oruç Reis de denizde mücadelelere girişmişti.

Akdeniz’in her köşesinde ve her bucağında Müslümanların imdadına Hızır gibi yetişen bu iki bahadırdan Oruç Reis şehîd olunca, Hızır Reis tek başına bu mesuliyeti üstlenmiştir.

Barbaros Hayreddîn Paşa, yerine göre gayet yumuşak tabiatlı, halim; selim, müşfik ve mütevazi olan âciz bir kul; yerine göre de kılıcından şimşekler çakan, sesi semada yankılanan, karşısında düşmanları tir tir titreten bir heybet abidesidir.”

İskender Pala-Efsane

İşte böyle başlıyor Akdeniz’in sultanı Hayrettin Reis’in hikayesi. Ve o hikâyeden yola çıkarak yazıyor İskender Pala. Sanıyorum kendisi kadar okuyucularını da alıştırdı yazarımız her yeni yılda yeni bir romanına. İsmini duyduğumda bütün frekanslarımı o yöne yönlendirdiğim birkaç yazardan biri İskender Pala. Bugüne değin insanların arasında sanatsal anlamda bir şeyler ortaya koyan bir çok değerli insan gelip geçti önümden. Ancak İskender Pala bir başka. O çok sevdiğim cümlelerini okurken bir diğerine geçip geçmemek arasında tereddüt yaşıyorum.

Ve “Efsane Bir ‘Barbaros’ Romanı” 4 Ocak 2013’te okuyucularıyla buluştu. Tabi ön siparişini verdiğim roman bir gün önce elimde olunca kendisinin sevdiğim yazarlar arasında olduğuna bir kez daha ikna oldum.
Okumam gereken öğrenmem gereken ne kadar çok bilgi olduğunu her kitabında bir kez daha anlıyor, insan ömrünün maalesef buna yetmeyeceğini üzülerek fark ediyor ve daha seçici olmaya çalışıyorum.
Romanın içeriğinden ve konusundan elbette burada bahsetmeyeceğim. Sadece söyleyebileceğim kadarıyla yine aşkın tutkunlarına güzel bir hikâye düşüyor. Konu Barbaros olunca tabi hikâye daha çok denizde ve dahi Akdeniz’de geçiyor. Kitabı okuduktan sonra Akdeniz’de yatan binlerce şehit, şüheda olduğunu hazin bir şekilde fark ediyor, belki de adı hiç anılmamış yeryüzünden silinmiş ama işte o sularda savaşmış birçok şehit. Bir o kadar da düşmanların cansız bedenleri.

Tarihimizde ne kadar eksik yanımız varsa bir tokat gibi defalarca çarptığını hissediyorum. Kendime sözler veriyorum her sayfa bittiğinde. Maalesef hayatta her şey istediğimiz gibi olamıyor. Her seferinde aklıma takılan şunlar oluyor İskender Pala’yı okurken. “eskiden insanlar nasıl araştırma yapıyordu” yani internet yokken. Hayret! Ne kadar tembelleşmiş insanlık bunu fark ediyorum. Hâlbuki nerdeyse aradığımız her hangi bir bilgiye bir tıkla ulaşabiliyorken. Neyse bu konuda herkesi kendi vicdanı ile baş başa bırakıyorum. Burada ettiğim lakırdıların kendi şahsıma ettiğimin bilinmesi gerekir diyerek biraz haddim olmayarak birkaç eleştirimi ortaya koyayım.

Diğer romanların bir kısmını daha önce okuyup sizlerle paylaşmıştım. Hemen hepsinde anlatılan aşkın büyüsüne kendinizi kaptırmamanız mümkün değil. Ancak bu romanda kendimi hangisine kaptıracağımı şaşırdım. Aşkın büyüsüne mi yoksa ihtişamlı savaşlara mı, savaşların gölgesinde yaşayan esirlere mi?

Hepsi başlı başına bir destan ama yine de bir parça değinilmeye çalışılmış. Kurguda eksik yok ama anlatımda kendimi “işte tam olarak ben oradayım” diyebileceğim bir roman okuyamadığımı üzülerek söylemek zorundayım. Yine de İskender Pala’nın yerine böyle bir olanı kaleme alıp daha iyisini yazabilecek biri çıkar mı bilemem. Daha iyisi yazılana dek…

Yazar yine hikâyesini bir yardımcı üzerinden oluşturmuş. Artık bir İskender Pala geleneği haline gelen bu kurgu tekniğine okuyucuları yabancı değil. Ve galiba işin samimi kısmını bu oluşturuyor. Herkes padişah, sultan, ya da başbakan doğmuyor. Dolayısıyla kendinize yakın hissedebilmeniz için halkın arasından sıyrılıp seçilmiş gibi hissetmemek elde değil.

Bundan bir yıl kadar önce “Od” adlı romanını sizlerle paylaşma fırsatı bulamadım. Bu konuda iş yoğunluğu vs. gibi bahaneler söylemek mümkün. Ancak kitabım yeniden elime geçer geçmez size bu roman hakkında değerlendirmelerimi yazacağımın sözünü de vermiş olayım. Lakin İskender Pala romanlarını bir sıralamaya koyarsam benim gözümde ilk sırayı alacağına şüphe yok.

Son olarak kitaptan birkaç paragraf ile ağzınıza bir parmak bal çalayım. Kapı Yayınları’ndan çıkan bu romanı belki okumanıza vesile olur diyerek, İskender Pala’ya teşekkürlerimi de burada iletmiş olayım.

Renkleri göz alan bir kuş idin de kurduğum tuzaklara hiç uçmadın. Gönül gemisini bela fırtınalarıyla dolu deryalara saldım da bir kerecik yolculuk yapmadın. Canım şeker isteyip dururken kader yıllar yılı perhiz verdi de sen bir kez tatlılık eylemedin. Gözüm temaşa istedikçe sen kendini gizledin de gönül sıkıntılar çekti, dönüp bakmadın. Güneş senin yüzünü sakladıkça, gençliğim karanlığa battı; gündüzsüz gecelerde takatlarım kesildi, bilmedin……………………………
………………… A sevgili!.. neden sabrın tutuklu da gözyaşların özgür? Neden ağlamaktasın da gülmüyorsun? Bin mihnette bile beni unutmamışken, şimdi tanımazlığın neden? Ya neden yüzüme bakmıyor, benimle konuşmuyorsun?”

Diyen aşıkına cevaben “Ben demek yakışmaz burada sen var iken; düşer mi söz söylemek, sevgili söylerken” dedirten Sayın İskender Pala yazdığın romanlarla yüreğimizdekileri dile döküyorsun. Allah kalemine zeval vermesin.

 

Çöpe atılan gıdaları engellemek için ne yapmalıyız?

Değişen dünya şartlarında çalışan erkeklerin yerini bir çok kadının da alması hasebiyle yeme alışkanlıklarının değişmesi ve annelerin hazırladıkları o lahana dolmalarının karışık patlıcan turşularının yerini alternatif, aperatiflere ve aslında gerçekte hepimizin yediği ve ne olduğunu nasıl yapıldığını pek bilmediğimiz “fastfood” , kapalı kutu “konserve”, cips ve kola tarzı besin yönünden pek de yararı bulunmayan beslenme alışkanlığına bırakması büyük bir sorunu beraberinde getirdi. “Çöp” gıda!çöplük

 

 

 

 

Her yıl üretilen, tüketilmek üzere alınıp buzdolaplarında çürüyenlerden tutun da, hemen her yerde karşımıza çıkan fastfood tarzı lokantalarda fazlası da olsun diyerek tabağa alınan fakat mideye alınamayan atık gıdalar yaklaşık üretimin çeyreğine tekabül ediyor.

fastfood

Ben herkesin kolaylık erişebileceği rakamlardan bahsetmek yerine bunun önüne bir nebze olsun geçebilecek bir dizi önlemlerden bahsetmek istiyorum.

İlk olarak insan vücudunun sağlıklı olarak hayatını idame edebilmesi için gerekli besin miktarı bellidir. Üç aşağı beş yukarı bu genelde herkeste aynıdır. Kadınlar ve erkekler için bu rakamlar arasında ufak oynamalar olsa da ortalama bir yetişkinin besin ihtiyacı 1200 kaloridir. Bu kalori değerine ulaşmak için gerekli miktarı sanıyorum artık herkes ne yemesi gerektiğini internetten kolaylıkla bulabilecek kabiliyete erişti. (bkz. Kilo vermek için ne yapmalıyım?) Yine de alternatif olarak size bir örnek adres vermiş olayım. Buradan yola çıkarak ihtiyacımız olan besinleri önceden belirleyebileceğimiz anlamına geliyor. Daha uzun boylusu da bir diyetisyene gidip vücudunuz kalori ihtiyacını öğrenmek için gireceğiniz bir dizi tahlil de size bu konuda yardımcı olabilir. Bunun bize faydası ne olacak? Şöyle ki ihtiyacınız olandan fazlasını tüketmemeyi öğrenecek ve böylelikle tabağınıza yemek üzere aldığınız gıdaların bir zerresini bile ziyan etmeyeceksiniz. Gözümüz doymasa da emin olun mideniz doyacaktır. Continue reading »

Ben bir dünyayım

Ben bir dünyayım. Hem de içinde her şeyi barındıran koskoca bir dünya. Yıllar birbirini kovaladı. Yaş geldi nerdeyse yarıya. Bu zaman kadar anladım ki hiçbir şey anlamamışım. İnsan küçük bir dünya ama içinde her türlü duyguyu azımsayabilen, yadırgayan, içselleştiren, durgun bir ırmak gibi süzülen, dik yamaçlardan kendini aşağıya bırakan, yaşadığı her acıyla bugünü dünü aratan, bildiklerinden şüphe eden, her adımda yere biraz daha sağlam basan, bastıkça ardında kırılan ve bir daha geri dönemeyeceği kırılan merdivenlere bakarak yol almaya çalışan, günahlarına nedamet etmeyi, sevaplarıyla övünmemeyi öğrenen, attığı her adımda geriye bir iz bırakan, ve yaşamı kendisine emanet edilen bir dünya insan.
Ne kadar yaşar ki bir insan ömründe? Kaç gün? Kaç yıl? Ya da kaç dakika? İnsan ömrünün hangi zaman diliminde ben yaşıyorum diyebilir? Yaşıyoruz ve her an nefes alıyoruz. Bu nefeslerin hangisinde durup düşünüyoruz yaşıyor muyuz diye?
Kimine göre yaşamak kadehin dibine vurmak, kimine göre bebeğine ilk lokmasını vermek, kimine göre ailesine mutlu bir yuva kurabilmek, kimine göre kaçış, kimine esaret, kimine iş, kimine aş, kimine ise aşk…
Ne çok insanla karşılaştım bugüne değin. Kimi büyük yer ayırdı hayatımda kendine, kimi ise bir rüzgar olup uçup gitti. Hepsi bir dünya idi. Ama benim bilmediğim dünyalar. Hepsi kendi dünyalarında mutlu ve mutsuzlardı. Bazılarına kendim gibi üzüldüm, bazılarına oh olsun dedim. İnsanım bunu öğrendim. Öfkemi sindirdim. Kalbimi demlenmeye bıraktım. Sevinçlerime ve kederlerime karşıdan baktım. Saatlerce, günlerce, aylarca, yıllarca… ve hepsi benden bir parça, benimle birlikte büyüdüler.
Bu girizgah yeniden nefeslerimi saydığımın bir ifadesi olarak yaşama sarılışım, hüzünlerimi ve sevinçlerimi sevdiğimin bir göstergesidir. Yazmayı özlemek bile bazen keyif veriyormuş. Özlemlerimi biriktirdim. Şimdi yeniden kavuşma zamanı…

İlk Göz Ağrım “Cevahir Yemek”

     Uzun zaman sonra yeniden merhaba…  Blogun sağının solunun tozunu almam lazım. Biraz yıpranmış bir tema ve eskimiş ara yüz. Yazılarıma neden bu kadar ara verdiğim sorusuna gelince; eh!  malum okuldan mezun olunca hızlı bir şekilde iş hayatına atıldım. E bir atıldım pir atıldım. Yoğun bir çalışma dönemi geçirdim. Haliyle kendime ayıracak vaktim de olmadı. Dolayısıyla blog yazmaya da.

     Velhasıl ne yazılırdı bloga unutmuşum. O yüzden mazur görün. Size biraz iş tecrübemden bahsedeyim.
Yemek  firmasında çalışmak bir gıda mühendisi için düşünülebilecek en kötü işlerden biridir. Ancak aynı zamanda hareketli ve eğlenceli bir iştir de. Ben bu konuda güzel tecrübeler edindim. Müşteri yönetimi, tedarikçi  anlaşmaları, personel yönetimi ve üst yönetimi bilgilendirme ve yönlendirme konularında uzman oldum dersem pek de abartmış sayılmam.

     Müşteri yönetimi yemek sektöründe oldukça zordur. Her damak tadına uygun lezzeti yakalamak öyle sanıldığı kadar kolay değildir. 10 kişiden  en az biri yemeği beğenmeyecektir. Dolayısıyla yemek sektöründe o “biri” dahi göz ardı etmeniz mümkün değildir. O bir kişi yüzünden yüz kişiden olabilirsiniz. Dolayısıyla o bir kişiyi de düşünmek ve ona uygun hareket etmek zorundasınız. Bu diyalog yoluyla, göze hitap yoluyla ya da mideye hitap etmek yoluyla olabilir. Ama mutlaka biri olmalıdır. Müşterileri sık sık kontrol etmek gerekir. Varsa şikayetleri dinlenmeli ve en kısa sürede çözüm bulunmalıdır. Ya da memnuniyetleri gözlenmeli ve bu sürdürebilir kılınmalıdır. Aksi takdirde müşteri ile bir süre sonra bağınız kopar ve aile kavramı ortadan kalkar. Müşteri yemeği sizin hizmetiniz sayesinde yediği için sizi bir aile olarak görmesi kolaydır. Ancak müşteriyi kaybetmek de çok kolaydır. Yukarıda saydığım yolları takip ettiğiniz sürece müşteri sizi sevecektir. Ve bazı aksaklıkları göz ardı edecektir. Önemli olan müşteriyi memnun etmek için sizin göstermiş olduğunuz çabayı müşteriye hissettirebilmenizdir. Continue reading »

Bizi Birbirimize Bağlayan İnsanlığımız

 

     “Gün gelir başına gelir. Sakın kınama.” der Rabbim bize. Der ki “o kınadığın duruma sen de düşmeden can veremezsin.” Biz kim oluyoruz ki başlarına gelen afeti “oh olsun size” diyerek alkışlıyoruz. Evet başımıza gelen musibetleri kendimizden bilmek gerekir. Ama bunu başkasına yüklemek kimseye düşmez.

     Evet anlayacağınız üzere Van’da meydana gelen deprem her birimizi ayrı etkiledi. Kimimiz üstümüzdeki montu çıkarıp gönderdik. Kimimiz dua ettik. Kimimiz elimize geçirdiğimiz kazma ile bir can nefes olmaya çalıştık. Çünkü hala insanız. Orada yaşayan insanların ırklarının başka olması onları vatan haini yapmıyor. Aksine şer görünende hayır vardır. Bunu herkes bilir. Bakın nasıl da tek yürek olabiliyoruz yeri geldiğinde. Çünkü hala insanız. Çünkü hala kardeşiz. Hala iç içe yaşıyoruz. Yapılan yardımlar bize şunu çok iyi gösterdi ki biz ülkemizi seviyoruz.

   Allah hayatını kaybedenlere rahmet eylesin. Kalanlara da sabır ihsan etsin. Bize düşen yapabildiğimiz kadar yardım etmek. Elimizin ermediği yerde dua etmek…

İçimizdeki düşmanlar!

Yıllardır üzerinde yaşadığımız bu topraklar, bütün dünyanın gözünün üzerinde olan topraklar… Türkler’in her zaman düşmanı oldu. Bu düşmanlar uzun zamandır dışarıdaydı. Şimdi ise yan komşunuzun bile kimliğini bilebilmekte zorlanıyoruz. Bu yüzdendir ki iç çatışmalar artarak devam ediyor. Başta PKK terör örgütü olmak üzere içeride gizlice konuşlanan bir çok örgüt mevcut.
Büyük bir kısmı Müslüman olan Türk milleti, Hristiyan, Musevi, Yahudi dünyasından her zaman bir düşmanla karşı karşıya gelmek durumunda kalmıştır. Son yıllarda Türk kimliğinin ön plana çıkması ile zaten halihazırda var olan Müslüman kimliğimize düşman olanlar, şimdi Türk kimliğimize de düşmanlar.
Filistin yıllardır bir savaş veriyor. Türkiye’den her zaman destekçi buldular. Çünkü onlar topraklarından kovulmak istenen bir millet. Hatırlayın! Bu mücadeleyi biz, Kurtuluş Savaşı’nda şehitlerimizle verdik. Allah ruhlarını şad etsin. Bizler bu toprakların koruyucusu olarak yaşıyoruz. Keyfini sürerken bir de bu yönünü görmek gerekiyor. İşte Filistin de böyle bir savaş veriyor. Ülkemizden de gönüllü –ki bu büyük bir cesaret aynı zamanda- bir grup insan Filistin’de yetim kalan çocuklara kalem, defter, kıyafet götürüyor. Dul kalan bir çok kadına yardım eli uzatıyor. Ve bu yardımları Allah rızası için yapıyorlar. “Biz yardım ediyoruz ya siz” demek için değil!  Ve bilgi dünyasına girdiğimiz bu çağlarda maalesef hunharca saldırılarla karşı karşıya kalıyorlar. Yardım gönüllülerimiz şu an hala tehlike altındayken yapılacak işler arasında inancımıza göre dua etmek başka bir şey gelmiyor. Eğer Genel Kurmay Başkanı değilsen tabii!!!
İsrail’in Türk Müslüman düşmanı olduğunu anlıyorum ama bizim kendi içimizden Türk olanların yine kendi milletinden olan Müslüman Türkler’e olan düşmanlığını anlamam mümkün değil. Neymiş? Neden Allahu Ekber diye slogan atılıyormuş. Birincisi bu söz bir slogan değildir. Belki anlamını bilmiyorsundur. “Allah büyüktür” demek. Bu  aynı zamanda  bu durum için “Allah’ım sen büyüksün, bizim elimizden bir şey gelmiyor. Sen bizi bu beladan, musibetten kurtar, sen orada kalan Müslüman kardeşlerimizin yardımcısı ol” anlamına gelen duadır. “Allah’ım Sen büyüksün” de aynı anlamda söylenebilecek dualar arasındadır. Ama biraz olsun yanı başındaki Müslümanları anlamaya çalışmadın. “Hepimiz Hrant Dink’iz” derken “mesele Ermenilere yapılan bir saldırıdır” dedin. O zaman yaşanılan insanlık dramı değil bir fikir, bir millet, bir din çatışmasıydı senin için. O zaman geçtin Hristiyanların yanına. Ateistliğinin esamesi okunmuyordu.  Filistin neden bu zamana kadar o topraklar için savaşıyor. İsrail neden o topraklarda hükümranlığını ilan etmek istiyor. Çünkü o topraklar kutsal. Yüzyıllardır hem de. Senin dimağının algılamayacağı kadar büyük bir önem taşıyor. Ve elbette ve bu dinler arası bir katliam. Sen kral koltuğunda otururken, ideolojiden dem vurmak kolay oluyor. Peki ya yaşamak.  Hiç, bir ideoloji, bir inanç adına eziyet, zulüm gördün mü? Anlamıyorsan sus! Sus ki adam sansınlar. İnsanların yasına saygı duy!

Ve Pisrail! Senin için diyecek söz bulamıyorum. Ve diyorum ki “ALLAHU EKBER”.

Doritos Tadım Testi Sonucu

Doristos kampanyasını çok sevdim. Nedeni ise öğrenim hayatımda öğrendiğim bir dersi aktif olarak hayatımın bir köşesinde uyguluyor olmam. Tadım testi. Tam anlamıyla Doristos bize bunu yapmamızı sağlıyor. Aslında bunu bir strateji olarak değerlendirirsek son derece zekice buluyorum. Milyonlarca kişiye hangi lezzet daha iyi diye sormaktansa insanlara bu tadım testini keyif içinde yaptırıyor. Bir defasında bir sos fabrikasında çalışan bir arkadaşın eve iş getirmesi sonucu sosa bulanmış cipsleri tatmıştık. Aradaki fark çok büyük olmadığı için bunun ayrımına varmak zor tabi. Çok hassas bir tadım gerçekleştirmek gerekiyor. Continue reading »

“Katre-i Matem” Bir İskender Pala Romanı

Bir kitabı İstanbul’da laleler açtığında okumak hiç bu kadar manidar olmamıştı. Lalenin hikayesini, güzelim İstanbul’un her taşında hissettirebilmek, yaşatabilmek. Bu okuduğum İskender Pala’nın romanı. “Katre-i Matem”. Kitabın başında denildiğine göre adı geçen romanda anlatılan hikaye, eski bir el yazmasının modernize edilmiş hali. Yani hikayenin asıl sahibi aslında meçhul gibi görünüyor. Ancak daha sonra İskender Pala’nın yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki tüm kurgu kendisine aitmiş. Bu tür bir girizgah yapmasının sebebini ise kendisi şöyle açıklıyor;

“Tarihî romanların okuyucusu bilhassa diyaloglarda tarihî cümleler veya eski tarz bir anlatım arayabilir. Bu durumda o dilin eski kelimelerini bilmeyen kitleye kendinizi kapatmanız söz konusudur. Oysa tarihimizi en ziyade öğrenmesi gerekenler, gençlerimizdir. Benim gündelik dilimi bile ağır bulan bir gençlik yaşıyor. Bu yüzden bulduğum elyazmasını yalınlaştırarak romanın dil sorununu çözmeye çalıştım.” Continue reading »

Kars’ın Hoş Peyniri: Çeçil

Yıllardır markette alışveriş yaparken sıra peynire gelince içimi bir korku kaplar. Çünkü peynir seçmek benim için büyük bir azaptır. Peynirde hafif bir koku sezersem o anda istifra edecek gibi olur, öğürmeye başlarım. O yüzden de maalesef peyniri almadan önce tatmam söz konusu olmuyor. Düşünsenize marketin orta yerinde peynirin ağzımdan fırladığını… Evet bence de bu bahsi kapatalım.

Peynir tadımlarını genelde eşime yaptırırım. O benim hangi peyniri sevip sevmeyeceğimi az çok bildiği için ve neyse ki bir peynir delisi olduğu için bu görev onu mutlu bile ediyor. Yiyebileceğim peyniri bulduktan sonra da firmasını mutlaka aklımda tutuyorum. Aksi takdirde farklı firmaların aynı ürünleri arasında bile fark oluyor.
Yeri gelmişken; peynir çoğu süt ürününün aksine pastörize edilmez. Hoca ders boyunca peynirin pastörize edilmediğini sütün pastörize edilip, daha sonra peynir haline getirildiğini anlattığı halde, kız öğrencilerden birinin “Hocam ne zaman pastörize ediliyor?” diye sormasıyla bütün sınıfın kahkahalara boğulmasını hatırladım. Bu açıdan bakıldığında peynir sağlıklı gibi durmasa da, uygun koşullar altında üretilen peynirlerin sağlık açısından bir risk teşkil etmediğini belirtmek gerek. Continue reading »

Çok Film Hareketler Bunlar!

Dün akşam Yusuf Esenkal’ın daveti üzerine Cevahir Megaplex Sinema’larında “Çok Filim Hareketler Bunlar”ı izledik. (Bundan sonra ÇFHB dediğimde filmden bahsediyor olacağım) Televizyonda izlediğim bir çok skeç için; “daha kaliteli” ve “güldürebilme olsalılığı daha yüksek” diyebilirim. Dikkat ettiniz mi ne dedim? Skeç! Film değil.  Evet evet isminin aksine bu bir film değildir. Bir belgesel tadında ÇGHB izledik. Bu açıdan baktığımda kendimi kandırılmış hissettim. Güzel bir komedi filmi izleyeceğimizi sanarak hüsrana uğradık.

Ama ben bu filmden yola çıkarak başka eleştiriler de yapacağım. Örneğin yine bir BKM yapımı olan “Neşeli hayat”. Yılmaz Erdoğan’ın artık sanat kaygısını bıraktığını fark etmek çok da zor değil. Vizontele’den aldığımız heyecanı Yılmaz Erdoğan’ın başka filmlerinde almak artık olası gibi görünmüyor. ÇFHB’de de bunu görüyoruz. Evet belki senaryoyu O yazmadı ama BKM Mutfak’ta öğrenim gören öğrenciler yazdı. Skeçler Tv ortamında olduğunda imkanlar biraz daha kısıtlı, iş biraz daha düşünmeye dayalı oluyor. Bu da vasat bir skecin üst seviyelere taşınmasına yardımcı oluyor. Ancak bu skeçleri sinema perdesine aktardığınızda sinemanın görsel nimetleri size düşünmek yerine alternatif aksiyonlar yapabilmenizi sağlıyor. Misal; insanların gülmelerini sağlayacak bir nükte yerine, görsel olarak şişirilmiş göz boyayan bir sahne ile bu açığı kapatabiliyorsunuz. Bu yüzden kandırılmışlık hissi artıyor. “Ben neden Tv de izlediğime para vereyim” mantığı ön plana çıkıyor. Continue reading »

Geliştrend 1 Yaşında

Uzun süredir İstanbul’da bulunamamam nedeniyle, tabiri caizse ağzımın suyunun aktığı bir etkinlik var. Buluştrend! Bu etkinliğin çıkış noktası aslında Gelistrend.com adlı topluluk blogu. Tam 1 yıl önce kurulan bu blog o kadar çok konuk ağırladı ki okumaya başladığınız da eliniz kapatmaya gitmiyor. Özellikle iş dünyası hakkında engin tecrübelerin paylaşıldığı Geliştrend’in 1. yılını kutlamak üzere, aynı zamanda 5.si düzenlenecek olan Buluştrend toplantısına katılmak bu sefer bana da kısmet olacak umarım. Geliştrend’in kurucusu Ömer Ekinci ve iş dünyasından diğer girişimcilik ruhuna sahip insanlarla tanışmak benim de ruhuma iyi gelecek şüphesiz.

Etkinliğe katılım bedeli yok. Ama dönüşte cebinizde beraberinizde götüreceğiniz birikimler neler olacak, bunu kendi aktifliğiniz belirleyecek.

Günde yaklaşık 1000 girişimciye ışık tutan Gelistrend.com’un birinci yıldönümü dolayısıyla, Geliştrend okurları ve yazarlarının Geliştrend’in 1. Yaşgünü pastasını birlikte keseceği 5. Buluştrend’e tüm vizyoner Geliştrend insanları davetli. Bu etkinliğe katılmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey 13 Mart 2010 Cumartesi günü saat 15.00-18.00 arası Esentepe, Astoria Caffè Nero’da olmak.

Geliştrend’in diğer etkinliklerinden haberdar olmak için Facebook grubuna üye olabilirsiniz.

İşte burada da facebook etkinlik sayfası;
http://www.facebook.com/event.php?eid=348930009131&ref=ts
Kaydolmayı unutmayın.

82.Oscar Ödülleri

Bu yıl Oscar ödülleri için sıkı tahminlerim var. Ama yine de Oscar komitesine güven olmaz. Birçok sürprizlerle karşılaştığımız için bu yıl da sürprizlere hazır olmak gerekir.

İlk olarak “En İyi Film” ödülünden bahsedelim. Önceki yıllara göre kuvvetli adaylar olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak 2 film diğerlerinden daha fazla öne çıkıyor. Biri “Avatar” diğeri ise “Hurt Locker“.  Son hafta okuduğum bir habere göre Hurt Locker ekibinin Oscar komitesine kendilerini seçmeleri için gönderdiği e-posta sanırım durumda fazlasıyla etkili olacak ama hangi yönde? Benim gönlümden geçen Hurt Locker. Avatar için ilginç bir tespitte bulunacağım ama ben bile hala şaşırıyorum. Filmde koloninin yaşadığı yerler sanki cennetin tarifi yapılırken anlatılan yerlerin hayalinin perdeye yansıması gibi. O yüzden de yorum yapmakta zorlanıyorum. Neyse bu konuya girmek istemiyorum.

En İyi Yönetmen” dalında yine bu iki film arasında ilginç bir çekişme var. Çünkü Avatar filminin yönetmeni James Cameron,  Hurt Locker’ın yönetmeni olan Kathryn Bigelow‘un eski eşi. Bu da Oscar komitesini ne yönde etkileyecek oldukça merak konusu. Yönetmenlik dalındaki adayıma gelince, James Cameron ağır basıyor. Ama Kathryn Bigelow alır.

En İyi Özgün Senaryo” dalında favorim Inglourious Basterds ile tabii ki Quentin Tarantino. Umarım bir sürpriz olmaz. Çünkü Hurt Locker bir çok dalda sürpriz yapması beklenen bir film.

En İyi Uyarlama Senaryo” dalında ise “Up In The Air” filmi ile Jason Reitman ve Sheldon Turner en kuvvetli adaylar. Benim adaylarımın da bunlar olduğunu söyleyebilirim. Ama burada dikkatinizi “The Messenger” filmine çekmek istiyorum. Birinde, işi insanların işine son vermek olan bir insanın hikayesi, diğerinde ise yakını askerde ölen birine ilk haberi veren kişi olma görevini üstlenmiş bir insanın hikayesi anlatılıyor. İlginçtir ki her ikisinde de bu kişilerin yanlarına verilen asistanın eğitimi konu edilmiş. Bu kadar benzerlik şaşırtıcı.

En İyi Kadın Oyuncu” adayına gelince gönlümden geçen “Gabourey Sidibe“. Ancak bu ihtimal oldukça zayıf. Diğer yandan sevdiğim bir aktris olan Sandra BullockThe Blind Side” filmi ile aday ve hatırladığım kadarıyla bu onun ilk Oscar adaylığı. Komite ona bir güzellik yapıp, onu bu ödülden mahrum bırakmayacaktır. Öte yandan Sandra Bullock’un oyunculuğunu çok severim ama açıkçası bu filmde Oscar adayı olunacak türden bir oyunculuk sergilediğini söylemek pek mümkün değil.

En İyi Erkek Oyuncu” dalı için adaylar arasından favori gösterilen “Jeff Bridges“‘in rol aldığı Crazy Heart filmini izlemediğim için yorum yapamam ama “George Clooney“, “Up In The Air” ile kuvvetli bir rakibi, onu biliyorum.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında “Mo’Nique“, “Precious” filmi ile favoriler arasında ben de “muhtemelen alır” diyorum. Penelope Cruz‘a hiç şans vermiyorum.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında yine Quentin Tarantino‘nun Inglourious Busterds filmine ihtimal veriyorum. “Christoph Waltz“  bu filmde hakikaten oldukça şaşırtıcı bir performans sergilemişti.

En İyi Görüntü Yönetmeni” dalında “Avatar“dan başka alternatif göremiyorum. Ya siz?

En İyi Müzik” dalında ise Michael GiacchinoUp” filmi ile Oscar’ı kucaklayabilir.

Son olarak “En İyi Yabancı Film” dalında tamamen avare bir tahminde bulunup “The White Ribbon” (Almanya) diyorum.

Yukarıda ismini anmadığım filmleri hiçe saymıyorum tabii. Ancak diğerlerini yanında pek de esamesi okunacak filmler değiller. Bu kategorilerdeki diğer adaylarla birlikte tüm liste için Oscar‘ın resmi web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Programı bu yıl Alec Baldwin ve Steve Martin birlikte sunacaklar. Beni sorarsanız çay ve çekirdek eşliğinde bu gece Oscar izliyor olacağım. Kodak tiyatrosundan değil elbette. Evimdeki rahat koltuğumdan. Bu gece sabaha kadar sürecek olan Oscar Ödül Töreni’ni NTV‘den izlemek mümkün. Gece 1′den itibaren izleyebilirsiniz.

Dipnot: Sabaha doğru bu yazı ödüller belli oldukça güncellenecektir.

Ve sonuçlar;

En İyi Film/Best Picture : The Hurt Locker (Kathryn Bigelow)
En İyi Erkek Oyuncu/Actor in a Leading Role : Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Yardımcı Erkek/Actor in a Supporting Role : Christoph Waltz  (Inglourious Basterds)
En İyi Kadın Oyuncu/Actress in a Leading Role : Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Yardımcı Kadın/Actress in a Supporting Role : Mo’Nique, Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Animasyon/Animated Feature Film : Up
Sanat Yönetimi/Art Direction : Avatar (Rick Carter and Robert Stromberg)
En İyi Görüntü Yönetmeni/Cinematography : Avatar (Mauro Fiore)
En İyi Kostüm/Costume Design : The Young Victoria (Sandy Powell)
En İyi Yönetmen/Directing : The Hurt Locker (Kathryn Bigelow)
En İyi Belgesel/Documentary Feature : The Cove (Louie Psihoyos and Fisher Stevens)
En İyi kısa Belgesel/Documentary Short : Music by Prudence
En İyi Kurgu/Film Editing : The Hurt Locker (Bob Murawski and Chris Innis)
En İyi Yabancı Film/Foreign Language Film : The Secret in Their Eyes (El Secreto de Sus Ojos)-Argentina
En İyi Makyaj/Makeup : Star Trek (Barney Burman, Mindy Hall and Joel Harlow)
En İyi Müzik/Music (Original Score) : Up, Michael Giacchino
En İyi Şarkı/Music (Original Song): The Weary Kind (Theme from Crazy Heart) from Crazy Heart, Ryan Bingham and T Bone Burnett
Kısa Animasyon Film/Short Film (Animated) : Logorama
En İyi Kısa Film/Short Film (Live Action) : The New Tenants
Ses Montajı/Sound Editing : The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson)
Ses Miksajı/Sound Mixing : The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson and Ray Beckett )
En İyi Görsel Efekt/Visual Effects : Avatar (Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham and Andrew R. Jones)
Writing (Adapted Screenplay): Geoffrey Fletcher, Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Writing (Original Screenplay) : Mark Boal, The Hurt Locker 
 

 

Kalite Fonksiyon Göçerimi-Quality Function Deployment

Ege Üniversitesi, Gıda Mühendisliği Bölümü’nde tamamlamış olduğum bitirme tezimin konusu “Kalite Fonksiyon Göçerimi(KFG)” (Quality Function Deployment-QFD). Bu tezi tamamlarken çok keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Kalite kontrol sistemlerine okul hayatım boyunca daha fazla ilgi göstermiş olmamda da sanırım bu konuya duyduğum ilgiyi gösteriyor. Ancak ne yazık ki, KFG uygulaması hakkında sadece ulaşılabilen kaynakları inceleme fırsatım oldu. Bu kaynakların sayısı da bir elin parmaklarının sayısı geçemiyor. Bu yüzden yaptığım incelemelerin detaylı olmasına özen gösterdim. Son dönemde sık sık seyahat etmek zorunda kaldığım için detaylı kontrol etme fırsatı bulamadım. Bazı yazım hatalarının farkına vardım. Bu yüzden şimdiden mazur görmenizi umut ediyorum. Tezin  Türkçe ve İngilizce özetlerini aşağıda okumanız mümkün. Tezin tamamı için lütfen iletişim kısmından irtibata geçiniz.

 

ÖZET

 “Kalite Fonksiyon Göçerimi” bir ürün veya hizmetin ortaya çıkmasında, müşterinin sesinin, üretimin her aşamasında teknik bilgilere dönüştürülerek, müşteriyi tatmin eden kalitenin yeterli ölçüde temin edilebildiği bir ürün geliştirme metodu olarak tanımlanabilir. Çalışmada öncelikle ‘kalite’ hakkında ön bilgi verilmiş, hemen ardından günümüze kadar işletmelerde kullanılan Kalite Yönetim sistemlerine değinilmiş, daha sonra da ‘Kalite Fonksiyon Göçerimi’ ve tarihsel gelişimi hakkında bilgi verilmiştir.

 Yukarıda tanımı yapılan ‘Kalite Fonksiyon Göçerimi’nin bunun gibi birçok farklı tanımı vardır. Kişi veya kurumlara göre hedef odaklı olarak tanımları değişebilmektedir. Kalite Fonksiyon Göçerimi için yapılan bu tanımlar çalışmanın bundan sonraki kısmında sıralanmıştır. Hemen ardından  Kalite Fonksiyon Göçerimi metodolojisinde kullanılan kalite evi, kolaylaştırıcı müşterinin sesi ve gemba analizinin açıklamalarına yer verilmiştir.

 Kalite Fonksiyon Göçerimi, müşteri ile şirketin aynı dili konuşmasını sağlayan bir araç olarak kabul edilmesi başta olmak üzere bir çok faydası sayılabilmektedir. Müşteri odaklılık, uygulama zamanını kısaltması, takım çalışmasını teşvik etmesi, belgelemeyi sağlaması, müşteri memnuniyetini arttırması, üretimde kontrol sağlanması gibi başlıklar altında toplanarak faydaları anlatılmıştır.

 Kalite Fonksiyon Göçerimi’nin doğru uygulanabilmesi için öncelikle iyi bir planlama gerekir. Planlamadan sonra müşteri ihtiyaçlarının belirlenmesi ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda kalite evinin oluşturulması gerekir. Kalite evini doğru yorumlamak ve doğru sonuçlara ulaşmak için müşterinin sesinin kalite evinde teknik dile çevirirken dikkatli olunmalıdır. Kalite Fonksiyon Göçeriminin uygulama aşamaları ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışılmıştır.

 Kalite Fonksiyon Göçerimini endüstriyel olarak uygulayan, bazı şirketlerin çalışmaları detaylı olarak incelenmiştir. Ancak Kalite Fonksiyon Göçerimi uygulamaları çoğu şirket tarafından gizli tutulmakta olduğundan bu incelemeler bir aşamaya kadar gelebilmiş, daha sonrasından ancak kendi yorumumuzu katarak değerlendirilebilmiştir.

 Kalite Fonksiyon Göçerimi uygulamasının gıda endüstrisinde uygulanması hammadde kaybını aza indirgemekte, böylelikle maddi açıdan şirketin rahatlamasına yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda müşterinin sesinin teknik olarak doğru çevrildiği takdirde müşteri memnuniyetini üst düzeye çıkarmada etken rol oynamaktadır. Son olarak bazı gıdalar üzerinde denenen Kalite Fonksiyon Göçerimi uygulamaları da incelenerek çalışma kapsamına dâhil edilmiştir.

ABSTRACT

 “Quality Function Deployment” can be defined as a method to ensure that adequate quality to satisfy the customer, which converts the customers’ voice to the technical language in each stage of the production. Firstly advance information about the quality is given in the study, immediately Quality Management Systems which are used until today are described. And then Quality Function Deployment and its historical development are investigated.

 There many different definitions about the Quality Function Deployment which defined above. Definition of the Quality Function Deployment can be change according to the person or organizations. Definitions of Quality Function Deployment are listed after this part of study. After then the keywords which are used in methodology of Quality Function Deployment defined briefly. These keywords are “quality house, facilitator, customer’s voice, Gemba analysis”.

 It can be told the main benefits of Quality Function Deployment are being a tool which provides to speak the same language the customer and company. The many other benefits are listed in the study which is focusing the customer; abbreviated the time of application, encourage teamwork, documenting, to increase customer satisfaction, controlling production.

 First you need a good planning to implementation of Quality function Deployment correctly. After the planning, identification of customers’ needs must be displayed in quality house accordance these needs. When it is translating the customers’ voice to the technical language must be carefully that’s why interpreting the data generated in quality house and achieve the correct result. Stages of application of Quality Function Deployment are tried to be explained in details.

 Some projects about Quality Function Deployment that applied by companies are investigated in this study. But Quality Function Deployment documents kept secret by many companies. So this review able to come to a stage, after then the results is written by our own comments.

In the food industry, by applying through Quality Function Deployment raw material losses are reduced and thus help to relax the company financially.  At the same time it has an agent role to maximize customer satisfaction if translating the customers’ voice to technical language correctly. Finally, some studies about Quality Function Deployment in the food industry are investigated in this review.

Bu Kendime Aferinimdir

Yıllar sonra büyük bir işi başarmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum. Artık üniversite mezunu bir gıda mühendisiyim. Bunun benim için öneminin ne kadar büyük olduğunu burada yazacağım herhangi bir cümle ile size ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bu haberi alalı yaklaşık iki hafta oldu. Ama sevincimin gazıyla size megaloman gözükmek istemedim. Yoksa minik Zehra’nın “yabbdım yabbdım” nidalarıyla süslü bir yazı olmaktan öteye geçemeyecekti. Ama şimdi başarıyı sindirdim ve bu mutlu haberi sizinle paylaşmak istedim.

Daha önce yazdığım çeşitli yazılarda okul hayatımın gelişmesini sizlere aktarmıştım. Yeniden okumak isteyenler veya buraya yolu ilk defa düşenler, o yazılara, buraya ve şuraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Continue reading »

Eskiden saç boyası vardı, şimdi INOA var

Yine uzun bir aradan sonra merhaba. Son zamanlarda yoğun bir dönemden geçtiğim için blogum için ayıracak çok vaktim olmadı. Bu yüzden aklımda bir sürü yazı olmasına rağmen maalesef hiçbirini sizlere aktaramadım.

Son zamanlarda bloglar ile markaların etkileşimine şahit oluyoruz. Zaman zaman içinde oluyoruz zaman zaman da izlemekle yetiniyoruz. Bloglar ile etkileşime geçen markalardan biri de L’oreal oldu. Yeni bir ürün tanıtmak için fevkalade bir organizasyon yapmışlardı. Ancak talihsiz bir saat ve gün seçtikleri için katılımın çok sayıda olduğunu söylemek zor. Bu onlar için de bir ilk olduğu için bu organizasyonun az katılımla gerçekleşmiş olması onlar adına bir eksi olsa da oldukça samimi olduklarından, biz bloggerlar sorularımıza kolaylıkla yanıt alabildiğimiz için bize faydası bile oldu diyebilirim.

Continue reading »

Kayıp Sembol(Lost Symbol)-Dan Brown

Bir süre önce okumaya başladığım Lost Symbol(Kayıp Sembol)’u dün nihayet bitirdim. Ancak hemen söylemeliyim ki okumak için hevesi olanlar yazıyı biraz dikkatli okusunlar. Sonra Uyuyang benim keyfimi niye kaçırdın demeyin!
Bundan önce yazarın tüm romanlarını okuduğumu da söylemeliyim. Da Vinci Code(Da Vinci Şifresi) ve Angels And Demons (Melekler ve Şeytanlar) adlı romanlarında baş kahraman olarak okuduğumuz bir simge bilim profesörü Robert Langdon, Kayıp Sembol’de de yine başrolde. Olmazsa olmaz bir  bayanla birlikte tabi ki. Bu bayan bu defa bir fizik akademisyeni. Noetik adlı bilim ile uğraşan,hatta bu bilimin öncüsü sayılan, insan beyninin kullanılamayan kısmı ile alakalı deneyler yapan, gözle görülemeyen gizemli varlıkların da bir maddesel kütlesi olduğunu ispatlamaya çalışan bir profesyonel. Ağabeyi Peter ise Mason Kardeşliğinde en üst düzeyde bulunan bir Mason. Aynı zamanda Robert Langdon’ın yakın bir arkadaşı.

Olayın kurgusu yine ustalıkla tasarlanmış. Ancak Dan Brown’un atladığı bir şey var. Sanıyorum artık insanların değişimi arzuladıklarını ve aynı döngülerin tekrarlarından çabuk sıkıldıklarını unutmuş. Özellikle bilginin herkesin ulaşabileceği kadar açık olduğu bir dünyada yaşıyorken bilgi bombardımanı yapmaya çalışmak bazen sıkıcı olabiliyor. Bir de her Amerikalı’nın hayali olan Amerika’yı kurtarma düşüncesi onu da esir almış anlaşılan. Her kitabında bir tehlikedir gidiyor. Global bir dünyada yaşıyorken, Hereos ve Lost gibi dünyanın en çok izlenen ve sevilen dizilerinde bile karakterlerin dünyanın her yerinden her ırkından seçilmiş olması Dan Brown tarafında pek bir değişime yol açmıyor anlaşılan. Olaylara Amerika eksenli bakmaktan öte gidemiyor. Bu kadar anlattığıma bakmayın. Bu konuda biraz eleştirel yaklaşsam da kitabı bir çırpıda okuduğumu itiraf etmeliyim.

Sonra fark ettim ki Robert Langdon aslında bildiğimiz bir hikayenin baş kahramanı ile çok benziyor. Bazı nüanslar dışında nerdeyse  kitap ile aynı senaryoya sahip bir film izledim diyeceğim ama sonra hevesiniz daha da kaçacak. Bu filmi de bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Kitabın genel olarak konusu Mason’luk ve Mason Kardeşlerinin sırları ile gizli. Mason’lar Amerika’nın kurulmasında büyük rol oynamışlar ve sakladıkları gizli sırları bu zaman kadar büyük bir gizlilikle korumuşlardır. Halen Dolar’ın üstündeki simgelerden gizli şifreler çıkarıldığı iddia edilen e-postalar posta kutumuza ara sıra uğruyor. E biraz da Mason propagandası yapıyor diyebilirim. Kitapta Mason Kardeşlerinin aslında kutsal bir görevi üstlenerek sırları taşıdıklarından dem vuruyor.

Kitabı okurken üzüldüğüm bir nokta var ki o da İstanbul Kartal Cezaevi’nin adının kötü bir hadise ile anılıyor olması. Maalesef ki Türk’leri barbar ve paragöz olarak göstermek için ufak bir kalem oynatmanın ne kadar kolay olduğu bize gösteriyor Dan Brown.  Bu kitabın dünyanın çok satan yazarlarından birinin kitabı olduğu söylemeye gerek yok sanıyorum.

Vel hasılı bu kitabı da “Da Vinci Şifresi” ve “Melekler Ve Şeytanlar” filmi gibi beyaz perdeye yakın zamanda taşınıp büyük bir hasılat elde etmek üzere misyonunu tamamlayacak. Biz de kendi çapımızda dünyanın en çok satanlar listesindeki kitabı okumakla boş gurur yapacağız. Anladım ki o kadar hayranı olunacak bir tarafı yokmuş. Hele de İskender Pala’yı okuduktan sonra…..

Dalgıç Giysisi ve Kelebek

Her hafta düzenli olarak yolculuk yapmak zorundaysanız bunu kendiniz için bir eğlence haline getirmeyi öğrenmelisiniz. Aksi takdirde sizin için işkence olmaktan alıkoyamazsınız. İşte bu sebeple uygun fiyata uçak bileti bulamadığım uzun otobüs yolculuklarında Pamukkale Turizm’i tercih ettim. Bunun birinci sebebi Pamukkart sahibi olmam, ikinci sebebi ise dilediğim kadar film izleyebileceğim şahsi ekranımın olduğu tek başıma  oturabildiğim bir koltuk sunabiliyor olmaları. “Pamukyol” olarak yan şirket ayrılmış. Ve sadece bu otobüs bu hizmetleri verebiliyor. Eh tabi bir 5 TL farkıyla..
İşte bu gidişlerimde hemen hemen bütün filmleri (yaklaşık 50 tane) izledim. Kendi aralarında bir önem sırasına koyarak izlediğim ancak aralarından bir tanesine haksızlık ettiğimi düşündüğüm bir filmi en geri bırakmıştım. Bu hatamı telafi etmek için izlediklerimden sadece bu film hakkında bir yazı yazmayı düşündüm.
Görünmez kazalar, gizli hastalıklar insanların gelecekte başlarına ne iş açacaklarını bilmedikleri sırları gibiler. Ve hemen hepimizin başına gelebilecek talihsizlikler bunlar. Jean-Dominique Bauby(vikipedia-eng, vikipedia-tr), Elle dergisinin baş editörlüğü yaptığı sırada bu talihsizliklerden birini yaşıyor. Unutmadan belirtmeliyim ki filmde adı geçen tüm isimler gerçek. Yani “True Story” adı verilen yaşanmış bir öykü.  Dünyada az görülen bir vaka olan kılcal damar tıkanıklığı yüzünden sol gözü hariç tüm vücudu felç olan Bauby, hayatının bundan sonrasını bu şekilde geçireceğini öğrendiğinde bunun için ağlayamıyordu bile. Çünkü felç olmuştu. Ancak felç olmadan önce bir yayımcı ile anlaşmıştı. Bir kitap yazacaktı. Bu kitabı yazmak için son derece sabırlı birine ihtiyaç vardı. Çünkü Bauby iletişim kurabilmek için sadece sol gözünü kullanabiliyordu. Karşısındakinin de onu anlayabilmesi için sadece bir harf için tüm alfabeyi yeniden okuması gerekiyordu.Bauby’nin, bu kitap için yaklaşık 200000 kez göz kırptığını düşünülüyormuş. Felçli bünyesinde kendini bir dalgıç gibi hisseden Bauby, o sabır abidesi editörünü de kelebek olarak görüyordu. Kitaba ismi böylelikle vermiş oldu. Dalgıç Giysisi ve Kelebek … Bu kitap belki de onun hayatındaki en önemli şey olmayacaktı. Ta ki felç olduğunda yapabileceği işler oldukça sınırlı olana dek. Oysa şimdi yazdığı kitap film oldu. Ancak kendisi izleyemedi. Çünkü 1997 yılında hayata gözlerini yumdu. Ancak bundan önce, hayata son golünü atıp gitti. Continue reading »