İlk Göz Ağrım “Cevahir Yemek”

     Uzun zaman sonra yeniden merhaba…  Blogun sağının solunun tozunu almam lazım. Biraz yıpranmış bir tema ve eskimiş ara yüz. Yazılarıma neden bu kadar ara verdiğim sorusuna gelince; eh!  malum okuldan mezun olunca hızlı bir şekilde iş hayatına atıldım. E bir atıldım pir atıldım. Yoğun bir çalışma dönemi geçirdim. Haliyle kendime ayıracak vaktim de olmadı. Dolayısıyla blog yazmaya da.

     Velhasıl ne yazılırdı bloga unutmuşum. O yüzden mazur görün. Size biraz iş tecrübemden bahsedeyim.
Yemek  firmasında çalışmak bir gıda mühendisi için düşünülebilecek en kötü işlerden biridir. Ancak aynı zamanda hareketli ve eğlenceli bir iştir de. Ben bu konuda güzel tecrübeler edindim. Müşteri yönetimi, tedarikçi  anlaşmaları, personel yönetimi ve üst yönetimi bilgilendirme ve yönlendirme konularında uzman oldum dersem pek de abartmış sayılmam.

     Müşteri yönetimi yemek sektöründe oldukça zordur. Her damak tadına uygun lezzeti yakalamak öyle sanıldığı kadar kolay değildir. 10 kişiden  en az biri yemeği beğenmeyecektir. Dolayısıyla yemek sektöründe o “biri” dahi göz ardı etmeniz mümkün değildir. O bir kişi yüzünden yüz kişiden olabilirsiniz. Dolayısıyla o bir kişiyi de düşünmek ve ona uygun hareket etmek zorundasınız. Bu diyalog yoluyla, göze hitap yoluyla ya da mideye hitap etmek yoluyla olabilir. Ama mutlaka biri olmalıdır. Müşterileri sık sık kontrol etmek gerekir. Varsa şikayetleri dinlenmeli ve en kısa sürede çözüm bulunmalıdır. Ya da memnuniyetleri gözlenmeli ve bu sürdürebilir kılınmalıdır. Aksi takdirde müşteri ile bir süre sonra bağınız kopar ve aile kavramı ortadan kalkar. Müşteri yemeği sizin hizmetiniz sayesinde yediği için sizi bir aile olarak görmesi kolaydır. Ancak müşteriyi kaybetmek de çok kolaydır. Yukarıda saydığım yolları takip ettiğiniz sürece müşteri sizi sevecektir. Ve bazı aksaklıkları göz ardı edecektir. Önemli olan müşteriyi memnun etmek için sizin göstermiş olduğunuz çabayı müşteriye hissettirebilmenizdir. Devamını oku… »

Bizi Birbirimize Bağlayan İnsanlığımız

 

     “Gün gelir başına gelir. Sakın kınama.” der Rabbim bize. Der ki “o kınadığın duruma sen de düşmeden can veremezsin.” Biz kim oluyoruz ki başlarına gelen afeti “oh olsun size” diyerek alkışlıyoruz. Evet başımıza gelen musibetleri kendimizden bilmek gerekir. Ama bunu başkasına yüklemek kimseye düşmez.

     Evet anlayacağınız üzere Van’da meydana gelen deprem her birimizi ayrı etkiledi. Kimimiz üstümüzdeki montu çıkarıp gönderdik. Kimimiz dua ettik. Kimimiz elimize geçirdiğimiz kazma ile bir can nefes olmaya çalıştık. Çünkü hala insanız. Orada yaşayan insanların ırklarının başka olması onları vatan haini yapmıyor. Aksine şer görünende hayır vardır. Bunu herkes bilir. Bakın nasıl da tek yürek olabiliyoruz yeri geldiğinde. Çünkü hala insanız. Çünkü hala kardeşiz. Hala iç içe yaşıyoruz. Yapılan yardımlar bize şunu çok iyi gösterdi ki biz ülkemizi seviyoruz.

   Allah hayatını kaybedenlere rahmet eylesin. Kalanlara da sabır ihsan etsin. Bize düşen yapabildiğimiz kadar yardım etmek. Elimizin ermediği yerde dua etmek…

İçimizdeki düşmanlar!

Yıllardır üzerinde yaşadığımız bu topraklar, bütün dünyanın gözünün üzerinde olan topraklar… Türkler’in her zaman düşmanı oldu. Bu düşmanlar uzun zamandır dışarıdaydı. Şimdi ise yan komşunuzun bile kimliğini bilebilmekte zorlanıyoruz. Bu yüzdendir ki iç çatışmalar artarak devam ediyor. Başta PKK terör örgütü olmak üzere içeride gizlice konuşlanan bir çok örgüt mevcut.
Büyük bir kısmı Müslüman olan Türk milleti, Hristiyan, Musevi, Yahudi dünyasından her zaman bir düşmanla karşı karşıya gelmek durumunda kalmıştır. Son yıllarda Türk kimliğinin ön plana çıkması ile zaten halihazırda var olan Müslüman kimliğimize düşman olanlar, şimdi Türk kimliğimize de düşmanlar.
Filistin yıllardır bir savaş veriyor. Türkiye’den her zaman destekçi buldular. Çünkü onlar topraklarından kovulmak istenen bir millet. Hatırlayın! Bu mücadeleyi biz, Kurtuluş Savaşı’nda şehitlerimizle verdik. Allah ruhlarını şad etsin. Bizler bu toprakların koruyucusu olarak yaşıyoruz. Keyfini sürerken bir de bu yönünü görmek gerekiyor. İşte Filistin de böyle bir savaş veriyor. Ülkemizden de gönüllü –ki bu büyük bir cesaret aynı zamanda- bir grup insan Filistin’de yetim kalan çocuklara kalem, defter, kıyafet götürüyor. Dul kalan bir çok kadına yardım eli uzatıyor. Ve bu yardımları Allah rızası için yapıyorlar. “Biz yardım ediyoruz ya siz” demek için değil!  Ve bilgi dünyasına girdiğimiz bu çağlarda maalesef hunharca saldırılarla karşı karşıya kalıyorlar. Yardım gönüllülerimiz şu an hala tehlike altındayken yapılacak işler arasında inancımıza göre dua etmek başka bir şey gelmiyor. Eğer Genel Kurmay Başkanı değilsen tabii!!!
İsrail’in Türk Müslüman düşmanı olduğunu anlıyorum ama bizim kendi içimizden Türk olanların yine kendi milletinden olan Müslüman Türkler’e olan düşmanlığını anlamam mümkün değil. Neymiş? Neden Allahu Ekber diye slogan atılıyormuş. Birincisi bu söz bir slogan değildir. Belki anlamını bilmiyorsundur. “Allah büyüktür” demek. Bu  aynı zamanda  bu durum için “Allah’ım sen büyüksün, bizim elimizden bir şey gelmiyor. Sen bizi bu beladan, musibetten kurtar, sen orada kalan Müslüman kardeşlerimizin yardımcısı ol” anlamına gelen duadır. “Allah’ım Sen büyüksün” de aynı anlamda söylenebilecek dualar arasındadır. Ama biraz olsun yanı başındaki Müslümanları anlamaya çalışmadın. “Hepimiz Hrant Dink’iz” derken “mesele Ermenilere yapılan bir saldırıdır” dedin. O zaman yaşanılan insanlık dramı değil bir fikir, bir millet, bir din çatışmasıydı senin için. O zaman geçtin Hristiyanların yanına. Ateistliğinin esamesi okunmuyordu.  Filistin neden bu zamana kadar o topraklar için savaşıyor. İsrail neden o topraklarda hükümranlığını ilan etmek istiyor. Çünkü o topraklar kutsal. Yüzyıllardır hem de. Senin dimağının algılamayacağı kadar büyük bir önem taşıyor. Ve elbette ve bu dinler arası bir katliam. Sen kral koltuğunda otururken, ideolojiden dem vurmak kolay oluyor. Peki ya yaşamak.  Hiç, bir ideoloji, bir inanç adına eziyet, zulüm gördün mü? Anlamıyorsan sus! Sus ki adam sansınlar. İnsanların yasına saygı duy!

Ve Pisrail! Senin için diyecek söz bulamıyorum. Ve diyorum ki “ALLAHU EKBER”.

Doritos Tadım Testi Sonucu

Doristos kampanyasını çok sevdim. Nedeni ise öğrenim hayatımda öğrendiğim bir dersi aktif olarak hayatımın bir köşesinde uyguluyor olmam. Tadım testi. Tam anlamıyla Doristos bize bunu yapmamızı sağlıyor. Aslında bunu bir strateji olarak değerlendirirsek son derece zekice buluyorum. Milyonlarca kişiye hangi lezzet daha iyi diye sormaktansa insanlara bu tadım testini keyif içinde yaptırıyor. Bir defasında bir sos fabrikasında çalışan bir arkadaşın eve iş getirmesi sonucu sosa bulanmış cipsleri tatmıştık. Aradaki fark çok büyük olmadığı için bunun ayrımına varmak zor tabi. Çok hassas bir tadım gerçekleştirmek gerekiyor. Devamını oku… »

“Katre-i Matem” Bir İskender Pala Romanı

Bir kitabı İstanbul’da laleler açtığında okumak hiç bu kadar manidar olmamıştı. Lalenin hikayesini, güzelim İstanbul’un her taşında hissettirebilmek, yaşatabilmek. Bu okuduğum İskender Pala’nın romanı. “Katre-i Matem”. Kitabın başında denildiğine göre adı geçen romanda anlatılan hikaye, eski bir el yazmasının modernize edilmiş hali. Yani hikayenin asıl sahibi aslında meçhul gibi görünüyor. Ancak daha sonra İskender Pala’nın yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki tüm kurgu kendisine aitmiş. Bu tür bir girizgah yapmasının sebebini ise kendisi şöyle açıklıyor;

“Tarihî romanların okuyucusu bilhassa diyaloglarda tarihî cümleler veya eski tarz bir anlatım arayabilir. Bu durumda o dilin eski kelimelerini bilmeyen kitleye kendinizi kapatmanız söz konusudur. Oysa tarihimizi en ziyade öğrenmesi gerekenler, gençlerimizdir. Benim gündelik dilimi bile ağır bulan bir gençlik yaşıyor. Bu yüzden bulduğum elyazmasını yalınlaştırarak romanın dil sorununu çözmeye çalıştım.” Devamını oku… »

Kars’ın Hoş Peyniri: Çeçil

Yıllardır markette alışveriş yaparken sıra peynire gelince içimi bir korku kaplar. Çünkü peynir seçmek benim için büyük bir azaptır. Peynirde hafif bir koku sezersem o anda istifra edecek gibi olur, öğürmeye başlarım. O yüzden de maalesef peyniri almadan önce tatmam söz konusu olmuyor. Düşünsenize marketin orta yerinde peynirin ağzımdan fırladığını… Evet bence de bu bahsi kapatalım.

Peynir tadımlarını genelde eşime yaptırırım. O benim hangi peyniri sevip sevmeyeceğimi az çok bildiği için ve neyse ki bir peynir delisi olduğu için bu görev onu mutlu bile ediyor. Yiyebileceğim peyniri bulduktan sonra da firmasını mutlaka aklımda tutuyorum. Aksi takdirde farklı firmaların aynı ürünleri arasında bile fark oluyor.
Yeri gelmişken; peynir çoğu süt ürününün aksine pastörize edilmez. Hoca ders boyunca peynirin pastörize edilmediğini sütün pastörize edilip, daha sonra peynir haline getirildiğini anlattığı halde, kız öğrencilerden birinin “Hocam ne zaman pastörize ediliyor?” diye sormasıyla bütün sınıfın kahkahalara boğulmasını hatırladım. Bu açıdan bakıldığında peynir sağlıklı gibi durmasa da, uygun koşullar altında üretilen peynirlerin sağlık açısından bir risk teşkil etmediğini belirtmek gerek. Devamını oku… »

Çok Film Hareketler Bunlar!

Dün akşam Yusuf Esenkal’ın daveti üzerine Cevahir Megaplex Sinema’larında “Çok Filim Hareketler Bunlar”ı izledik. (Bundan sonra ÇFHB dediğimde filmden bahsediyor olacağım) Televizyonda izlediğim bir çok skeç için; “daha kaliteli” ve “güldürebilme olsalılığı daha yüksek” diyebilirim. Dikkat ettiniz mi ne dedim? Skeç! Film değil.  Evet evet isminin aksine bu bir film değildir. Bir belgesel tadında ÇGHB izledik. Bu açıdan baktığımda kendimi kandırılmış hissettim. Güzel bir komedi filmi izleyeceğimizi sanarak hüsrana uğradık.

Ama ben bu filmden yola çıkarak başka eleştiriler de yapacağım. Örneğin yine bir BKM yapımı olan “Neşeli hayat”. Yılmaz Erdoğan’ın artık sanat kaygısını bıraktığını fark etmek çok da zor değil. Vizontele’den aldığımız heyecanı Yılmaz Erdoğan’ın başka filmlerinde almak artık olası gibi görünmüyor. ÇFHB’de de bunu görüyoruz. Evet belki senaryoyu O yazmadı ama BKM Mutfak’ta öğrenim gören öğrenciler yazdı. Skeçler Tv ortamında olduğunda imkanlar biraz daha kısıtlı, iş biraz daha düşünmeye dayalı oluyor. Bu da vasat bir skecin üst seviyelere taşınmasına yardımcı oluyor. Ancak bu skeçleri sinema perdesine aktardığınızda sinemanın görsel nimetleri size düşünmek yerine alternatif aksiyonlar yapabilmenizi sağlıyor. Misal; insanların gülmelerini sağlayacak bir nükte yerine, görsel olarak şişirilmiş göz boyayan bir sahne ile bu açığı kapatabiliyorsunuz. Bu yüzden kandırılmışlık hissi artıyor. “Ben neden Tv de izlediğime para vereyim” mantığı ön plana çıkıyor. Devamını oku… »

Geliştrend 1 Yaşında

Uzun süredir İstanbul’da bulunamamam nedeniyle, tabiri caizse ağzımın suyunun aktığı bir etkinlik var. Buluştrend! Bu etkinliğin çıkış noktası aslında Gelistrend.com adlı topluluk blogu. Tam 1 yıl önce kurulan bu blog o kadar çok konuk ağırladı ki okumaya başladığınız da eliniz kapatmaya gitmiyor. Özellikle iş dünyası hakkında engin tecrübelerin paylaşıldığı Geliştrend’in 1. yılını kutlamak üzere, aynı zamanda 5.si düzenlenecek olan Buluştrend toplantısına katılmak bu sefer bana da kısmet olacak umarım. Geliştrend’in kurucusu Ömer Ekinci ve iş dünyasından diğer girişimcilik ruhuna sahip insanlarla tanışmak benim de ruhuma iyi gelecek şüphesiz.

Etkinliğe katılım bedeli yok. Ama dönüşte cebinizde beraberinizde götüreceğiniz birikimler neler olacak, bunu kendi aktifliğiniz belirleyecek.

Günde yaklaşık 1000 girişimciye ışık tutan Gelistrend.com’un birinci yıldönümü dolayısıyla, Geliştrend okurları ve yazarlarının Geliştrend’in 1. Yaşgünü pastasını birlikte keseceği 5. Buluştrend’e tüm vizyoner Geliştrend insanları davetli. Bu etkinliğe katılmak istiyorsanız yapmanız gereken tek şey 13 Mart 2010 Cumartesi günü saat 15.00-18.00 arası Esentepe, Astoria Caffè Nero’da olmak.

Geliştrend’in diğer etkinliklerinden haberdar olmak için Facebook grubuna üye olabilirsiniz.

İşte burada da facebook etkinlik sayfası;
http://www.facebook.com/event.php?eid=348930009131&ref=ts
Kaydolmayı unutmayın.

82.Oscar Ödülleri

Bu yıl Oscar ödülleri için sıkı tahminlerim var. Ama yine de Oscar komitesine güven olmaz. Birçok sürprizlerle karşılaştığımız için bu yıl da sürprizlere hazır olmak gerekir.

İlk olarak “En İyi Film” ödülünden bahsedelim. Önceki yıllara göre kuvvetli adaylar olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak 2 film diğerlerinden daha fazla öne çıkıyor. Biri “Avatar” diğeri ise “Hurt Locker“.  Son hafta okuduğum bir habere göre Hurt Locker ekibinin Oscar komitesine kendilerini seçmeleri için gönderdiği e-posta sanırım durumda fazlasıyla etkili olacak ama hangi yönde? Benim gönlümden geçen Hurt Locker. Avatar için ilginç bir tespitte bulunacağım ama ben bile hala şaşırıyorum. Filmde koloninin yaşadığı yerler sanki cennetin tarifi yapılırken anlatılan yerlerin hayalinin perdeye yansıması gibi. O yüzden de yorum yapmakta zorlanıyorum. Neyse bu konuya girmek istemiyorum.

En İyi Yönetmen” dalında yine bu iki film arasında ilginç bir çekişme var. Çünkü Avatar filminin yönetmeni James Cameron,  Hurt Locker’ın yönetmeni olan Kathryn Bigelow‘un eski eşi. Bu da Oscar komitesini ne yönde etkileyecek oldukça merak konusu. Yönetmenlik dalındaki adayıma gelince, James Cameron ağır basıyor. Ama Kathryn Bigelow alır.

En İyi Özgün Senaryo” dalında favorim Inglourious Basterds ile tabii ki Quentin Tarantino. Umarım bir sürpriz olmaz. Çünkü Hurt Locker bir çok dalda sürpriz yapması beklenen bir film.

En İyi Uyarlama Senaryo” dalında ise “Up In The Air” filmi ile Jason Reitman ve Sheldon Turner en kuvvetli adaylar. Benim adaylarımın da bunlar olduğunu söyleyebilirim. Ama burada dikkatinizi “The Messenger” filmine çekmek istiyorum. Birinde, işi insanların işine son vermek olan bir insanın hikayesi, diğerinde ise yakını askerde ölen birine ilk haberi veren kişi olma görevini üstlenmiş bir insanın hikayesi anlatılıyor. İlginçtir ki her ikisinde de bu kişilerin yanlarına verilen asistanın eğitimi konu edilmiş. Bu kadar benzerlik şaşırtıcı.

En İyi Kadın Oyuncu” adayına gelince gönlümden geçen “Gabourey Sidibe“. Ancak bu ihtimal oldukça zayıf. Diğer yandan sevdiğim bir aktris olan Sandra BullockThe Blind Side” filmi ile aday ve hatırladığım kadarıyla bu onun ilk Oscar adaylığı. Komite ona bir güzellik yapıp, onu bu ödülden mahrum bırakmayacaktır. Öte yandan Sandra Bullock’un oyunculuğunu çok severim ama açıkçası bu filmde Oscar adayı olunacak türden bir oyunculuk sergilediğini söylemek pek mümkün değil.

En İyi Erkek Oyuncu” dalı için adaylar arasından favori gösterilen “Jeff Bridges“‘in rol aldığı Crazy Heart filmini izlemediğim için yorum yapamam ama “George Clooney“, “Up In The Air” ile kuvvetli bir rakibi, onu biliyorum.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında “Mo’Nique“, “Precious” filmi ile favoriler arasında ben de “muhtemelen alır” diyorum. Penelope Cruz‘a hiç şans vermiyorum.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında yine Quentin Tarantino‘nun Inglourious Busterds filmine ihtimal veriyorum. “Christoph Waltz“  bu filmde hakikaten oldukça şaşırtıcı bir performans sergilemişti.

En İyi Görüntü Yönetmeni” dalında “Avatar“dan başka alternatif göremiyorum. Ya siz?

En İyi Müzik” dalında ise Michael GiacchinoUp” filmi ile Oscar’ı kucaklayabilir.

Son olarak “En İyi Yabancı Film” dalında tamamen avare bir tahminde bulunup “The White Ribbon” (Almanya) diyorum.

Yukarıda ismini anmadığım filmleri hiçe saymıyorum tabii. Ancak diğerlerini yanında pek de esamesi okunacak filmler değiller. Bu kategorilerdeki diğer adaylarla birlikte tüm liste için Oscar‘ın resmi web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Programı bu yıl Alec Baldwin ve Steve Martin birlikte sunacaklar. Beni sorarsanız çay ve çekirdek eşliğinde bu gece Oscar izliyor olacağım. Kodak tiyatrosundan değil elbette. Evimdeki rahat koltuğumdan. Bu gece sabaha kadar sürecek olan Oscar Ödül Töreni’ni NTV‘den izlemek mümkün. Gece 1′den itibaren izleyebilirsiniz.

Dipnot: Sabaha doğru bu yazı ödüller belli oldukça güncellenecektir.

Ve sonuçlar;

En İyi Film/Best Picture : The Hurt Locker (Kathryn Bigelow)
En İyi Erkek Oyuncu/Actor in a Leading Role : Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Yardımcı Erkek/Actor in a Supporting Role : Christoph Waltz  (Inglourious Basterds)
En İyi Kadın Oyuncu/Actress in a Leading Role : Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Yardımcı Kadın/Actress in a Supporting Role : Mo’Nique, Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Animasyon/Animated Feature Film : Up
Sanat Yönetimi/Art Direction : Avatar (Rick Carter and Robert Stromberg)
En İyi Görüntü Yönetmeni/Cinematography : Avatar (Mauro Fiore)
En İyi Kostüm/Costume Design : The Young Victoria (Sandy Powell)
En İyi Yönetmen/Directing : The Hurt Locker (Kathryn Bigelow)
En İyi Belgesel/Documentary Feature : The Cove (Louie Psihoyos and Fisher Stevens)
En İyi kısa Belgesel/Documentary Short : Music by Prudence
En İyi Kurgu/Film Editing : The Hurt Locker (Bob Murawski and Chris Innis)
En İyi Yabancı Film/Foreign Language Film : The Secret in Their Eyes (El Secreto de Sus Ojos)-Argentina
En İyi Makyaj/Makeup : Star Trek (Barney Burman, Mindy Hall and Joel Harlow)
En İyi Müzik/Music (Original Score) : Up, Michael Giacchino
En İyi Şarkı/Music (Original Song): The Weary Kind (Theme from Crazy Heart) from Crazy Heart, Ryan Bingham and T Bone Burnett
Kısa Animasyon Film/Short Film (Animated) : Logorama
En İyi Kısa Film/Short Film (Live Action) : The New Tenants
Ses Montajı/Sound Editing : The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson)
Ses Miksajı/Sound Mixing : The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson and Ray Beckett )
En İyi Görsel Efekt/Visual Effects : Avatar (Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham and Andrew R. Jones)
Writing (Adapted Screenplay): Geoffrey Fletcher, Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Writing (Original Screenplay) : Mark Boal, The Hurt Locker 
 

 

Kalite Fonksiyon Göçerimi-Quality Function Deployment

Ege Üniversitesi, Gıda Mühendisliği Bölümü’nde tamamlamış olduğum bitirme tezimin konusu “Kalite Fonksiyon Göçerimi(KFG)” (Quality Function Deployment-QFD). Bu tezi tamamlarken çok keyif aldığımı itiraf etmeliyim. Kalite kontrol sistemlerine okul hayatım boyunca daha fazla ilgi göstermiş olmamda da sanırım bu konuya duyduğum ilgiyi gösteriyor. Ancak ne yazık ki, KFG uygulaması hakkında sadece ulaşılabilen kaynakları inceleme fırsatım oldu. Bu kaynakların sayısı da bir elin parmaklarının sayısı geçemiyor. Bu yüzden yaptığım incelemelerin detaylı olmasına özen gösterdim. Son dönemde sık sık seyahat etmek zorunda kaldığım için detaylı kontrol etme fırsatı bulamadım. Bazı yazım hatalarının farkına vardım. Bu yüzden şimdiden mazur görmenizi umut ediyorum. Tezin  Türkçe ve İngilizce özetlerini aşağıda okumanız mümkün. Tezin tamamı için lütfen iletişim kısmından irtibata geçiniz.

 

ÖZET

 “Kalite Fonksiyon Göçerimi” bir ürün veya hizmetin ortaya çıkmasında, müşterinin sesinin, üretimin her aşamasında teknik bilgilere dönüştürülerek, müşteriyi tatmin eden kalitenin yeterli ölçüde temin edilebildiği bir ürün geliştirme metodu olarak tanımlanabilir. Çalışmada öncelikle ‘kalite’ hakkında ön bilgi verilmiş, hemen ardından günümüze kadar işletmelerde kullanılan Kalite Yönetim sistemlerine değinilmiş, daha sonra da ‘Kalite Fonksiyon Göçerimi’ ve tarihsel gelişimi hakkında bilgi verilmiştir.

 Yukarıda tanımı yapılan ‘Kalite Fonksiyon Göçerimi’nin bunun gibi birçok farklı tanımı vardır. Kişi veya kurumlara göre hedef odaklı olarak tanımları değişebilmektedir. Kalite Fonksiyon Göçerimi için yapılan bu tanımlar çalışmanın bundan sonraki kısmında sıralanmıştır. Hemen ardından  Kalite Fonksiyon Göçerimi metodolojisinde kullanılan kalite evi, kolaylaştırıcı müşterinin sesi ve gemba analizinin açıklamalarına yer verilmiştir.

 Kalite Fonksiyon Göçerimi, müşteri ile şirketin aynı dili konuşmasını sağlayan bir araç olarak kabul edilmesi başta olmak üzere bir çok faydası sayılabilmektedir. Müşteri odaklılık, uygulama zamanını kısaltması, takım çalışmasını teşvik etmesi, belgelemeyi sağlaması, müşteri memnuniyetini arttırması, üretimde kontrol sağlanması gibi başlıklar altında toplanarak faydaları anlatılmıştır.

 Kalite Fonksiyon Göçerimi’nin doğru uygulanabilmesi için öncelikle iyi bir planlama gerekir. Planlamadan sonra müşteri ihtiyaçlarının belirlenmesi ve bu ihtiyaçlar doğrultusunda kalite evinin oluşturulması gerekir. Kalite evini doğru yorumlamak ve doğru sonuçlara ulaşmak için müşterinin sesinin kalite evinde teknik dile çevirirken dikkatli olunmalıdır. Kalite Fonksiyon Göçeriminin uygulama aşamaları ayrıntılı olarak açıklanmaya çalışılmıştır.

 Kalite Fonksiyon Göçerimini endüstriyel olarak uygulayan, bazı şirketlerin çalışmaları detaylı olarak incelenmiştir. Ancak Kalite Fonksiyon Göçerimi uygulamaları çoğu şirket tarafından gizli tutulmakta olduğundan bu incelemeler bir aşamaya kadar gelebilmiş, daha sonrasından ancak kendi yorumumuzu katarak değerlendirilebilmiştir.

 Kalite Fonksiyon Göçerimi uygulamasının gıda endüstrisinde uygulanması hammadde kaybını aza indirgemekte, böylelikle maddi açıdan şirketin rahatlamasına yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda müşterinin sesinin teknik olarak doğru çevrildiği takdirde müşteri memnuniyetini üst düzeye çıkarmada etken rol oynamaktadır. Son olarak bazı gıdalar üzerinde denenen Kalite Fonksiyon Göçerimi uygulamaları da incelenerek çalışma kapsamına dâhil edilmiştir.

ABSTRACT

 “Quality Function Deployment” can be defined as a method to ensure that adequate quality to satisfy the customer, which converts the customers’ voice to the technical language in each stage of the production. Firstly advance information about the quality is given in the study, immediately Quality Management Systems which are used until today are described. And then Quality Function Deployment and its historical development are investigated.

 There many different definitions about the Quality Function Deployment which defined above. Definition of the Quality Function Deployment can be change according to the person or organizations. Definitions of Quality Function Deployment are listed after this part of study. After then the keywords which are used in methodology of Quality Function Deployment defined briefly. These keywords are “quality house, facilitator, customer’s voice, Gemba analysis”.

 It can be told the main benefits of Quality Function Deployment are being a tool which provides to speak the same language the customer and company. The many other benefits are listed in the study which is focusing the customer; abbreviated the time of application, encourage teamwork, documenting, to increase customer satisfaction, controlling production.

 First you need a good planning to implementation of Quality function Deployment correctly. After the planning, identification of customers’ needs must be displayed in quality house accordance these needs. When it is translating the customers’ voice to the technical language must be carefully that’s why interpreting the data generated in quality house and achieve the correct result. Stages of application of Quality Function Deployment are tried to be explained in details.

 Some projects about Quality Function Deployment that applied by companies are investigated in this study. But Quality Function Deployment documents kept secret by many companies. So this review able to come to a stage, after then the results is written by our own comments.

In the food industry, by applying through Quality Function Deployment raw material losses are reduced and thus help to relax the company financially.  At the same time it has an agent role to maximize customer satisfaction if translating the customers’ voice to technical language correctly. Finally, some studies about Quality Function Deployment in the food industry are investigated in this review.

Bu Kendime Aferinimdir

Yıllar sonra büyük bir işi başarmış olmanın haklı gururunu yaşıyorum. Artık üniversite mezunu bir gıda mühendisiyim. Bunun benim için öneminin ne kadar büyük olduğunu burada yazacağım herhangi bir cümle ile size ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bu haberi alalı yaklaşık iki hafta oldu. Ama sevincimin gazıyla size megaloman gözükmek istemedim. Yoksa minik Zehra’nın “yabbdım yabbdım” nidalarıyla süslü bir yazı olmaktan öteye geçemeyecekti. Ama şimdi başarıyı sindirdim ve bu mutlu haberi sizinle paylaşmak istedim.

Daha önce yazdığım çeşitli yazılarda okul hayatımın gelişmesini sizlere aktarmıştım. Yeniden okumak isteyenler veya buraya yolu ilk defa düşenler, o yazılara, buraya ve şuraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Devamını oku… »

Eskiden saç boyası vardı, şimdi INOA var

Yine uzun bir aradan sonra merhaba. Son zamanlarda yoğun bir dönemden geçtiğim için blogum için ayıracak çok vaktim olmadı. Bu yüzden aklımda bir sürü yazı olmasına rağmen maalesef hiçbirini sizlere aktaramadım.

Son zamanlarda bloglar ile markaların etkileşimine şahit oluyoruz. Zaman zaman içinde oluyoruz zaman zaman da izlemekle yetiniyoruz. Bloglar ile etkileşime geçen markalardan biri de L’oreal oldu. Yeni bir ürün tanıtmak için fevkalade bir organizasyon yapmışlardı. Ancak talihsiz bir saat ve gün seçtikleri için katılımın çok sayıda olduğunu söylemek zor. Bu onlar için de bir ilk olduğu için bu organizasyonun az katılımla gerçekleşmiş olması onlar adına bir eksi olsa da oldukça samimi olduklarından, biz bloggerlar sorularımıza kolaylıkla yanıt alabildiğimiz için bize faydası bile oldu diyebilirim.

Devamını oku… »

Kayıp Sembol(Lost Symbol)-Dan Brown

Bir süre önce okumaya başladığım Lost Symbol(Kayıp Sembol)’u dün nihayet bitirdim. Ancak hemen söylemeliyim ki okumak için hevesi olanlar yazıyı biraz dikkatli okusunlar. Sonra Uyuyang benim keyfimi niye kaçırdın demeyin!
Bundan önce yazarın tüm romanlarını okuduğumu da söylemeliyim. Da Vinci Code(Da Vinci Şifresi) ve Angels And Demons (Melekler ve Şeytanlar) adlı romanlarında baş kahraman olarak okuduğumuz bir simge bilim profesörü Robert Langdon, Kayıp Sembol’de de yine başrolde. Olmazsa olmaz bir  bayanla birlikte tabi ki. Bu bayan bu defa bir fizik akademisyeni. Noetik adlı bilim ile uğraşan,hatta bu bilimin öncüsü sayılan, insan beyninin kullanılamayan kısmı ile alakalı deneyler yapan, gözle görülemeyen gizemli varlıkların da bir maddesel kütlesi olduğunu ispatlamaya çalışan bir profesyonel. Ağabeyi Peter ise Mason Kardeşliğinde en üst düzeyde bulunan bir Mason. Aynı zamanda Robert Langdon’ın yakın bir arkadaşı.

Olayın kurgusu yine ustalıkla tasarlanmış. Ancak Dan Brown’un atladığı bir şey var. Sanıyorum artık insanların değişimi arzuladıklarını ve aynı döngülerin tekrarlarından çabuk sıkıldıklarını unutmuş. Özellikle bilginin herkesin ulaşabileceği kadar açık olduğu bir dünyada yaşıyorken bilgi bombardımanı yapmaya çalışmak bazen sıkıcı olabiliyor. Bir de her Amerikalı’nın hayali olan Amerika’yı kurtarma düşüncesi onu da esir almış anlaşılan. Her kitabında bir tehlikedir gidiyor. Global bir dünyada yaşıyorken, Hereos ve Lost gibi dünyanın en çok izlenen ve sevilen dizilerinde bile karakterlerin dünyanın her yerinden her ırkından seçilmiş olması Dan Brown tarafında pek bir değişime yol açmıyor anlaşılan. Olaylara Amerika eksenli bakmaktan öte gidemiyor. Bu kadar anlattığıma bakmayın. Bu konuda biraz eleştirel yaklaşsam da kitabı bir çırpıda okuduğumu itiraf etmeliyim.

Sonra fark ettim ki Robert Langdon aslında bildiğimiz bir hikayenin baş kahramanı ile çok benziyor. Bazı nüanslar dışında nerdeyse  kitap ile aynı senaryoya sahip bir film izledim diyeceğim ama sonra hevesiniz daha da kaçacak. Bu filmi de bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Kitabın genel olarak konusu Mason’luk ve Mason Kardeşlerinin sırları ile gizli. Mason’lar Amerika’nın kurulmasında büyük rol oynamışlar ve sakladıkları gizli sırları bu zaman kadar büyük bir gizlilikle korumuşlardır. Halen Dolar’ın üstündeki simgelerden gizli şifreler çıkarıldığı iddia edilen e-postalar posta kutumuza ara sıra uğruyor. E biraz da Mason propagandası yapıyor diyebilirim. Kitapta Mason Kardeşlerinin aslında kutsal bir görevi üstlenerek sırları taşıdıklarından dem vuruyor.

Kitabı okurken üzüldüğüm bir nokta var ki o da İstanbul Kartal Cezaevi’nin adının kötü bir hadise ile anılıyor olması. Maalesef ki Türk’leri barbar ve paragöz olarak göstermek için ufak bir kalem oynatmanın ne kadar kolay olduğu bize gösteriyor Dan Brown.  Bu kitabın dünyanın çok satan yazarlarından birinin kitabı olduğu söylemeye gerek yok sanıyorum.

Vel hasılı bu kitabı da “Da Vinci Şifresi” ve “Melekler Ve Şeytanlar” filmi gibi beyaz perdeye yakın zamanda taşınıp büyük bir hasılat elde etmek üzere misyonunu tamamlayacak. Biz de kendi çapımızda dünyanın en çok satanlar listesindeki kitabı okumakla boş gurur yapacağız. Anladım ki o kadar hayranı olunacak bir tarafı yokmuş. Hele de İskender Pala’yı okuduktan sonra…..

Dalgıç Giysisi ve Kelebek

Her hafta düzenli olarak yolculuk yapmak zorundaysanız bunu kendiniz için bir eğlence haline getirmeyi öğrenmelisiniz. Aksi takdirde sizin için işkence olmaktan alıkoyamazsınız. İşte bu sebeple uygun fiyata uçak bileti bulamadığım uzun otobüs yolculuklarında Pamukkale Turizm’i tercih ettim. Bunun birinci sebebi Pamukkart sahibi olmam, ikinci sebebi ise dilediğim kadar film izleyebileceğim şahsi ekranımın olduğu tek başıma  oturabildiğim bir koltuk sunabiliyor olmaları. “Pamukyol” olarak yan şirket ayrılmış. Ve sadece bu otobüs bu hizmetleri verebiliyor. Eh tabi bir 5 TL farkıyla..
İşte bu gidişlerimde hemen hemen bütün filmleri (yaklaşık 50 tane) izledim. Kendi aralarında bir önem sırasına koyarak izlediğim ancak aralarından bir tanesine haksızlık ettiğimi düşündüğüm bir filmi en geri bırakmıştım. Bu hatamı telafi etmek için izlediklerimden sadece bu film hakkında bir yazı yazmayı düşündüm.
Görünmez kazalar, gizli hastalıklar insanların gelecekte başlarına ne iş açacaklarını bilmedikleri sırları gibiler. Ve hemen hepimizin başına gelebilecek talihsizlikler bunlar. Jean-Dominique Bauby(vikipedia-eng, vikipedia-tr), Elle dergisinin baş editörlüğü yaptığı sırada bu talihsizliklerden birini yaşıyor. Unutmadan belirtmeliyim ki filmde adı geçen tüm isimler gerçek. Yani “True Story” adı verilen yaşanmış bir öykü.  Dünyada az görülen bir vaka olan kılcal damar tıkanıklığı yüzünden sol gözü hariç tüm vücudu felç olan Bauby, hayatının bundan sonrasını bu şekilde geçireceğini öğrendiğinde bunun için ağlayamıyordu bile. Çünkü felç olmuştu. Ancak felç olmadan önce bir yayımcı ile anlaşmıştı. Bir kitap yazacaktı. Bu kitabı yazmak için son derece sabırlı birine ihtiyaç vardı. Çünkü Bauby iletişim kurabilmek için sadece sol gözünü kullanabiliyordu. Karşısındakinin de onu anlayabilmesi için sadece bir harf için tüm alfabeyi yeniden okuması gerekiyordu.Bauby’nin, bu kitap için yaklaşık 200000 kez göz kırptığını düşünülüyormuş. Felçli bünyesinde kendini bir dalgıç gibi hisseden Bauby, o sabır abidesi editörünü de kelebek olarak görüyordu. Kitaba ismi böylelikle vermiş oldu. Dalgıç Giysisi ve Kelebek … Bu kitap belki de onun hayatındaki en önemli şey olmayacaktı. Ta ki felç olduğunda yapabileceği işler oldukça sınırlı olana dek. Oysa şimdi yazdığı kitap film oldu. Ancak kendisi izleyemedi. Çünkü 1997 yılında hayata gözlerini yumdu. Ancak bundan önce, hayata son golünü atıp gitti. Devamını oku… »

Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk

Ger ben ben isem nesin sen ey yar
Ver sen sen isen neyim ben-i zâr
”  (Fuzuli)
İşte dünyanın anlamını açıklayan iki dize. Yok daha ötesi. Üstad Fuzuli bu dizleri yazarken, Mecnun’un yaşadıklarını mı yoksa kendi  hissettiklerini mi dillendirdi bilinmez ama ben her okuyuşumda kendimden geçerim.
Bir başka üstad daha var ki o da, Leyla ile Mecnun’un hikayesini Fuzuli’nin gazellerinden yola çıkarak bir roman haline getirip bizlere bu müthiş duygu fırtınasını yaşatan İskender Pala. “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk”  adlı, 2003 yılında ilk basımını gerçekleştirmiş olduğu halde ancak 2009’un son ayında okuma fırsatı bulduğum bu kitabın, size benimle ilgili olan kısmını anlatayım önce.
Henüz eşimin de öğrenci olduğu dönemlerde, ev arkadaşımın ve onun da şimdiki eşinin edebiyat fakültesinde okuyor olmasından ötürü gazellere ve dahi zaman zaman çekimser kalarak sohbetlerini dinlediğim İskender Pala’ya bir hayranlığım vardı. Evimizde bir çok eseri olduğu halde, o dönem henüz bir roman yazmadığı için kendisi okuma fırsatı bulamamıştım. Ancak her ne kadar diğer eserlerini okumamış olsam da sık sık adı anıldığı için kendisi hakkında fazlasıyla malumatım vardı. 2003 yılında ilk romanı çıktığında, sözüm ola edebiyatçılardan daha fazla heyecanlandım nedendir bilinmez. Ancak kendi kitaplarımın pahada da yükte de ağır olmasından dolayı bir türlü fırsat bulup da alamadığım o ilk romanı, geçtiğimiz aylarda açılmış bir tezgâhta yarı fiyatına satılan kitaplar arasında görünce dayanamayıp ilk ve son romanlarından alıverdim. Aldım almasına ama heyecandan kitaba başlayamadım. Benim için oldukça değerli olan bu kitabın sayfasının dahi kıvrılmasından korktuğum için her yerde okuyamadım. Devamını oku… »

İzmir yolcuları dikkat!

Dikkat! diyorum çünkü eğer dikkat etmezseniz şehir için yolculuk ederken gereğinden fazla para harcamak zorunda kalabilirsiniz. Genel olarak her şehrin düzeltiyorum her büyük şehrin kendi şehir içi taşımacılığı için kullandığı bir biletleme sistemi vardır. İstanbul’da Akbil adını verdiğimiz küçük metal yuvarlak, İzmir’de kredi kartı büyüklüğünde ve kalınlığından Kentkart, – artık Çanakkale ve Bursa’da da kullanılıyor sanıyorum-, ve Ankara’da Ego kullanılıyor. Bunları kullanmanız halinde daha avantajlı yolculuk yapabiliyorsunuz. Peki bunlar yoksa? E tabi küçük bir fark ödeyerek ya bilet alıyorsunuz ya da şoför sizin için kendisine ait kartı ya da Akbil’i okutuyor.  Geçtiğimiz zamana kadar İzmir’de bu şekildeydi. Ancak ne olduysa Belediye bu konuda biraz paragöz davranmaya başladı. Özellikle havaalanına gitmek için ucuz yolu tercih edenler diğer alternatiflere göre ucuz ama aslında içten içe kazık yedikleri halde yolculuk ediyorlar. Bunun sebebi yeni çıkan ve adına 3-5 bilet (35 İzmir’in plakasıya o hesap!!!) denilen acımasız bilet. Acımasız çünkü daha sonra  sahibine faydası dokunamayacak olan bir kart. Fiyatı 5,75 TL. İçinde 3 gidişlik bilet var. Normal kentkart ile yolculuk yaptığınızda 1,35 TL para ödüyordunuz en son bildiğim kadarıyla. 3-5 bilet ile bu fiyat yaklaşık 2 TL çıkıyor. Yaklaşık 60 KRŞ zarardasınız. Bundan ne olur? Evet bence de ne olur? Ama iş bununla kalmıyor. Aldığınız 3-5 bileti alma zorunluluğunuz doğuyor. Siz sadece bir gidiş ödemek yerine 3 gidişlik bilet almak durumunda kalıyorsunuz. Bir daha İzmir’e yolunuz düşse de düşmese de… Devamını oku… »

Kurban Bayramı ve GDO

buzagi

“Ne alakası var?” dediğinizi duyar gibiyim. Biraz sabır deyip sizleri yazının devamını okumaya davet edeyim.
Öncelikle, Hz. İsmail’in koşulsuz olarak kabul ettiği Allah’a kurban olma isteğini, gökten bir koyun indirerek reddeden sevgili Rabbimiz geniş merhameti ve bereketiyle, hepimizin Kurban Bayramı’nı sevdiklerimizle mutlu bir şekilde geçirmeyi nasip etsin.
Kurban bayramı deyince ortalıkta kol gezen bir takım hayvan hakları koruyucuları seslerini yükseltmeye başlıyorlar. Ne var ki hayvanın hakkının gerçek anlamda verilebileceği tek eylemin onun insan vücudunda bir hücre olabilmek olduğunun farkında değiller. İslam dinine göre kurban edilen hayvanlar en büyük hazzı Kurban Bayramı’nda kesildikleri gün tadıyorlar.
Peki bunun GDO ile ne ilgisi var? Son zamanlarda biliyorsunuz ki bu konu üzerinde bilen bilmeyen herkes konuşup,bir fikir öne atar oldu. Bu, aynı kalp krizi geçiren bir hastanın etrafında, şoföründen mahalle bakkalında kadar herkesin ahkam kesemeyeceği kadar uzmanlık alanı olan bir konu. Her ne kadar uzman olmasam da mesleğimin getirisi olarak bu konuda da bir takım bilgiler edindim. Size ilk olarak vermek istediğim örnek şudur:
Peynir mayası olmadan peynir olmaz. Peki bu peynir mayası nedir? Neyden yapılır? Bunu bilen çok az vatandaşımız vardır. Genellikle yoğurt gibi, bir önceki üründen yapıldığı düşünülebilir. Ancak peynir mayası, ağız sütünden yeni kesilmiş ve henüz midesi bile yeterince gelişmemiş buzağının kesilerek midesinin içinde var olan “şirden” kısmından elde edilmektedir.  Bunun anlamı da peynir yemek için buzağıların henüz gelişim evrelerini tamamlamadan kesilmelerine göz yummaktır. Devamını oku… »

Maya Takvimi ve 2012

201221 Aralık 2012 tarihinde Maya Takimine göre dünyamız son bulacak. Ve insanlık bilinmeyene bir yolculuğa çıkacak. Bir çok inanca göre kıyamet günü söz konusu. Bu İslam’da aynı adla, Hristiyanlıkta Diriliş adıyla, bilinmektedir. Diğer isimlerine Vikipedi’den bakabilirsiniz.

İşte tam da böyle bir konuyu ele alan 2012 filminin ön gösterimini dün akşam izledim. Bugün gösterime  girecek olan filmi izleyip izlemeyeceğinize karar vermeden önce sizlere biraz bilgi verelim.

Öncelikle tam bir aksiyon sineması diyebiliriz. Her anında muhteşem efektlerin olduğunu hatta zaman zaman efektlerin hayranlığıyla filmin konusunu unuttuğumuzu da eklemek mümkün.

Yer kabuğunun Maya takviminde yazıldığı üzere 2012 yılında Güneş, galaksimizin gezegenleri ve Dünya aynı eksen üzerinde diziliyorlar. Bu dizilişin etkisiyle güneşten kopan nötronlar dünyanın çekirdeğinde bulunan magma tabakasını hareketlendiriyor. Bu hareketlenme sonucu yer kabuğu sıcaklığın etkisiyle erimeye başlıyor. Peşi sıra depremler, tsunami, yer değiştiren ana kıtalar filmin başlıca aksiyon sahnelerini oluşturuyor.

Bütün bunların arasında da küçük birkaç hikayecik yerleştirilmiş. Bunlardan biri başrol denebilecek kadar uzun süre perdede görebildiğimiz,  400 küsur satabilen kitabıyla Jackson Curtis adlı yazarı canlandıran John Cusack var. Kendini kitaplara vermiş olmasından dolayı eşinden boşanan Jackson, oğlu ve kızını alarak hafta sonu kampa götürür. Her zaman gittikleri yerde gölün kurumuş olmasını hayretle izler. Burada kendisini çatlak olarak nitelendirdiği bir radyo yayıncısından birkaç şey öğrenir. İlk başlarda üzerinde durmaz. Ancak şoförlüğünü yaptığı kodaman işadamının çocuğundan da öğrendiğine göre bunlar gerçektir. Bundan sonra asıl mücadele başlar. Ailesini alıp bütün insanlıktan sadece 1 milyon Euro parası olanların girebileceği gemiye binmenin telaşı başlar. Bundan sonrası filmi izlemek isteyenler için gizli kalsın. Devamını oku… »

Son Dönemeç

uzum

Elimin yapımı üzüm salkımı..

Uzun bir maraton koşusunun ardından yolun sonuna gelmiş bulunuyorum. Uzun zaman olmuş yine yazmayalı. Mazur görün çünkü yazın rehavetinden kurtulmak istemedim. Son yazdığım yazıyı gördükçe hala sıcak havaların esintisini hissediyorum.
Ne diyordum? Maraton… Evet okul hayatımın üniversiteye kadar devam eden süreci nihayete ermek üzere. Bu dönem sonunda bir aksilik olmazsa buradan mezuniyetimi ilan ediyor olacağım. Artık aktif bir iş hayatı geçirmeyi düşünüyorum.

Hayatımın bundan sonraki kısmı, sanırım, kendi yaşam yıllarım içinde yeni bir çağ gibi algılamam gereken bir dönem olacak. Profesyonel olarak iş koşullarına ve  5-8 mesailerine alışmam ve para kazanmaya başlamam, para kazandıkça her kadın gibi mızmızlanıp evimde oturmak istiyorum demem, ancak süresiz izne ayrıldığında etekleri tutuşan, eve hapsolursam ne yaparım diye düşünmem gereken bir dönem…

İnsanın yaşı ilerledikçe yaşam standartlarının değiştiğini teorik verilerden  ya da  kulaktan dolma alışılagelen sözlerden değil de, bizzat iliklerine kadar hissederek  anlamak, o yaşam koşulları için de hep daha iyisini istemek ve daha iyisine ulaşabilmek için daha fazla çalışmak sonra da bu kadar çabanın ne için olduğu düşüncesiyle kısa süreliğine bilinç kaybı yaşamak ancak sonrasında hızla akıp giden zamanın püsküllerine tutunup raydan çıkmamak normal yaşantı haline geliyor. İşte bu normal yaşantının içinde insanın aklında sadece bir mesele büyükçe bir yer ediyor. Sevdiklerin…

Bu kadar uzun cümle kullanmayı kendime bir borç bilmiş gibi niye hisettim ki!!! Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını okuyorum da bu aralar ondan olabilir. Bileğine, yüreğine sağlık. Seni bu zaman kadar neden okumamışım. Ha unutmadım ben tutunabildim hem de sımsıkı…

“Bones” Kemiklerin Anlattıkları!

bonesBu yaza damgasını vuran dizi benim için Bones dizisi oldu. Dizinin, bilimsel olarak kanıtlanabilir verilerden müteşekkil bir konusu olması, müspet ilim öğrenen biri olarak benim ilgimi çekmeyi başardı.

Hemen karakterlerden bahsedelim. Öncelikle Dr. Temperance Brennan;   nam-ı diğer “Bones” rolüyle Emily Deschanel dizinin başrol oyuncusu olarak karşımıza çıkıyor. Daha önce bahsettiğim My Sister’s Keeper  filminde de kısa bir süre doktor rolüyle ekranda gözüküyor. Hemen beraberinde ortağı olarak Special Agnet Seeley Booth rolüyle David Boreanaz karşımıza çıkıyor. Bu iki ortak birbiriyle fevkalade uyumlu bir şekilde, en çözülmez olayları bile açıklığa kavuşturuyorlar. Ancak o kadar uyumlu olmalarının sebebi birbirlerine karşı besledikleri gizli hisler. Bu hisleri bir türlü gün yüzüne çıkaramıyorlar, o ayrı. Bu anlatılanlarla diğer polisiye dizilerden pek de farklı görünmüyor. Ancak bir kadından beklenmeyecek kadar ruhsuz, duygusuz bir karakter eğer başrol oynuyorsa dizi biraz daha ilginç hale geliyor. Herhangi bir olağanüstü, fizik ötesi varlığa inanmayan Bones bu noktada sürekli Booth ile kapışma halinde. Booth ise dindar olması sebebiyle zaman zaman düşüncelerinden dolayı Bones’a kızsa da kalbinin derinliklerinde duyduğu sevgi yüzünden onu her zaman affediyor. Devamını oku… »