Hiç büyümeyen bir çocuk olarak bana, çocukluğumda kavrayamadığım şeyler üzerine mim gönderen suskun, mim yazmayı sevmediğimi bildiği için kibarca bir e posta ile mime karşılık verip vermeyeceğimi sormuş. Kendisine cevaben de dediğim gibi konu hoşuma gittiği için yazmaya çalışayım bir şeyler.
Aslında oldukça zeki bir çocuk olduğum için bana ne anlatılırsa hemen kavrardım. O yüzden kavrayamadığım pek az şey var. Bukadar da megaloman olunmaz ki demeyin. Bunun her ne kadar iyi yanları da olsa kötü yanları da yok değil. Çok fazla çocuk gibi davranamıyorsunuz. Çünkü kimse çocuk muamelesi yapmıyor. Henüz ilkokula yeni başladığım yıllarda mahallenin yaşlı teyzeleriyle bile oturup muhabbet eden bir tiptim. Hal böyle olunca hiç büyümek istemiyorsunuz. Çünkü yaşayamadığınız bir çocukluk kalıyor içinizde. belki de bu en güzeli. Ama yine de yaşımın gereği anlayamadığım şeyler mutlaka vardı.
Read the rest of this entry »
Antep’in lezzetlerinden yuvalama çorbasına ve kısıra el attıktan sonra şimdi sıra katmerine geldi. Bu lezzeti kolay kolay başka bir yerde tadamayacağınızı söylemek mümkün. Katmer aslında bir börek ama tatlı bir börek. Bizim oralarda rahmetli ananemden anneme miras olarak kalan kabak böreği gibi tatlı bir börek. Yapılışı oldukça kolay. Bu sabah kahvaltımıza eşlik edince tarifini vermek boynumun borcu oldu.
Read the rest of this entry »
Meşhur 1milyoncuları bilmeyeniniz yoktur. Birkaç yıl önce 1milyonculuğun gelişmiş versiyonu Tahtakale isimli bir dükkana gittim. Ne aldığımı neden gittiğimi hatırlamıyorum. Ama çok acele bir işim vardı. Dükkanda aradığımı bulup tam hesabı ödeyecekken bir şarkı çalmaya başladı. Ve o şarkı benim daha önce severek dinlediğim ve sonra unuttuğum bir şarkıydı. Bir taraftan hesabı alelacele ödemeye çalışırken bir taraftan da şarkının sözlerinin bir an önce başlaması için dua ediyordum. Ama bitmeyen giriş müziği benim sözleri ve söyleyeni duymama engel oldu. Kasiyere dedim ki acaba çalan müziğin ne olduğunu biliyor musunuz? Hayır dedi. Peki cd kapağına bakabilir miyim? En yetkili kişiye sormaya gitti. O da hayır bakamaz demiş. Çok gizli bir şey belki de. Neyse sinirli bir şekilde orada aklımda kaldığı kadarını mırıldana mırıldana evin yolunu tuttum.
Read the rest of this entry »
Tarkan diyor ya “yanıyorum dostlar”. Aynı o hesap olmasa da Gaziantep’te susuzluktan yanacaktık. Şebeke suyu içemeyenler bilirler susuzluğun ne zor olduğunu. Hele de minerallerin bölgeden bölgeye fark ettiğini düşünecek olursak Ege’den kalkıp Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne gelirseniz şebeke suyu içebilme oranınız nerdeyse sıfıra yakındır. Suyumuzu gün aşırı marketten aldığımız 5 litrelik şişelerle tedarik ediyoruz. Ve düşünün ki gecenin bir yarısı evde suyun bittiğini fark ettiniz. İşte o zaman yanıyorsunuz. Demiştik ya kalorifer de yandıkça yanıyor. Gece korkulu rüya görmeniz olası bu sebeple.
Olur da buralara yerleşecek olursanız mutlaka evinizi suyun size kolaylıkla getiriliebileceği bir yerde tutmanızı önemle hatırlatırım. Ne kadar önemli olduğunu şimdi anlatayım.
Read the rest of this entry »
www.strawberry.typepad.com Miray adlı okurumun blogu. Bir inceleme yazısı olarak sitesini evirip çevirelim.
Kendisi yerinde duramayan bir karaktere sahip olacak ki, 3 kolonlu bir temadan oluşan blogunda kolonlar sürekli yer değiştiriyor. Bir hafta bakıyorum , okuduklarım kısmı sağda, diğer hafta solda. Bu okuyucuların genelde pek hoşuna gitmeyen bir şey. Bunun dışında özellikle tasarımını kendisinin yaptığını düşünürsek başarılı sayılır. Sitede daha çok yaptıklarına yer veriyor. Hem de kitap gibi ayrıntısıyla. Okuyucu bu konuda kesinlikle tatmin oluyordur. Ki ben anlatımını seviyorum. Oldukça doğal ve bilgi içerikli. Fakat yinede konuların tamamını sayfada yayınlaması biraz sinir bozucu. Bitmek bilmeyen sayfa aşağı uzadıkça uzuyor. Hani sanki bir yerinde kesse de devamına link verse daha iyi olacak gibi.
Read the rest of this entry »

Zülf-i kaküllerin amber misali
Buy-u erguvandan güzelsin güzel
Kızarmış gonca gül gibi yüzlerin
Şah-ı gülistandan güzelsin
Yüzünde yeşil ben aşikar olmuş
Çekilmiş kaşların Zülfikar olmuş
Gözlerin aleme hükümdar olmuş
Mihr-i Süleymandan güzelsin güzel
Read the rest of this entry »
Bu sefer bir blog yakaladım. Hemen hemen aynı zamanda açtık bloglarımızı 16bucuk.com ile. Tabi arı gibi yazıyor kendisi. Benim gibi tembel değil. Ama yine de yakalanmaktan kurtulamadı.
“Konumuza geri dönecek olursak ise yazmış olduğunuz bu yazılar ile ziyaretçi çekeceğinizi unutmayın, kısaca blog sayfanız sürekli ziyaret edilen bir blog olması zaman alacaktır.”
Bu cümlede “olursak ise” diye kullandığı kelimeleri aslında şöyle de yazabiliriz; “olur isek ise”. E ne oldu şimdi? Olmadııııııı! baştan alalım doğrusu ile;
“Konumuza geri dönecek olursak yazmış olduğunuz bu yazılar ile ziyaretçi çekeceğinizi unutmayın, kısaca blog sayfanız sürekli ziyaret edilen bir blog olması zaman alacaktır.”
Bu doğrusu oldu şimdi
Blogları gezmek benim için oldukça keyifli bir iş. Bazen gördüğüm bir blogu tasarımın beğenmediysem hiç şans tanımadan acımasızca kapatıyorum. Bazen de küçük bir şans verip bir yazsını okuyorum. Eğer kayda değer bir şeyler varsa bir ikinci yazının okunulmasını hak ediyor. Benim için kayda değer olmayan bir başkası için mutlaka bir şeyler ifade ediyor olabilir.
Özellikle bayanların bloglarını incelerken daha hızlı yapıyorum bu işi. Neden mi? Basit. Özellikle yeni ergenlikten kurtulmuş aşk acısı çeken ya da aşkının baharında olanlar daha çabuk eleniyor. Sanki hepsi sözleşmişçesine karamsar bir kadın fotoğrafı koyup yazılarını bunlarla ilginç hale getiriyorlar. Ama ne yazık ki bu fotoğraflar sitenizin daha çok okunmasına sebep olmuyor. Aksine aynı şekilde düzinelerce blog olduğundan sizinki de onlarla birlikte rafa kalkıyor. Aslında yazılar geliştirebilir, güzel yazılar. Ancak aynı ruh hali bütün yazılara yansıyınca can sıkıcı olabiliyor. Sürekli bir kaos yaşanıyor olmalı ki hayatlarında umuda dair bir belirti bir iz yok.
Read the rest of this entry »
Kışı kış eden soğuğudur, karıdır, yağmurudur, çamurudur. E tabi kış denilince akla her ne kadar soba üstünde kızaran kestaneler gelse de, şimdiler de odun kömür sobaları yerini kalorifer, ufo, doğal gaz, kombi, elektrik sobalarına çoktan bırakmış durumda olduğundan kestane de ya dışarıdan alınacak ya da hayali kurulacak duruma geldi. Bu yıl hiç kestane yemedim. Eksik bir kış geçti benim için. Ama bu sabah dışarı erken saatte dışarı çıkmış olmama rağmen ışıl ışıl parlayan güneşi görünce damarlarımdaki kan daha hızlı akmaya başladı.
Bu yıl Gaziantep ilinde yaşadığım için ısınma sorununun olmasını istemedim o yüzden de kaloriferli bir ev tuttuk. İyi de etmişiz. Şimdiler de kat kaloriferi daha yaygın durumda olduğu için binanın temelinde döşeli olmayan borular yeteri kadar ısıtmıyor. Ya da kaloriferi yakmadığınız anda evde battaniyelerle bile oturmanız olası. Halbuki binanın tümünde kalorifer olduğunda duvarlar, duvarların içinden geçen su boruları ve boruların içinden geçen su da ılık oluyor. Özellikle yemek yaparken soğuk su ile sebzeleri yıkamak büyük işkence. Hele de ıspanak… Tek tek yaprakları yıkayana kadar ellerim çeşmenin altında buz tutacak sanırdım İzmir’de. Sözde sıcak memleket. En azından herkes öyle sanıyor. Evet sıcak olmasına sıcak ama nihayetinde 2 ay kadar da olsa İzmir’de de kış mevsimi yaşanıyor. Hem de iliklerimi donduracak kadar.
Read the rest of this entry »

Herkes markette gezerken alacağı ürünü alır ve çıkar. Ancak ürün etiketi okumak adeti birçoğumuzda yoktur. Tıpkı okur sever bir millet olmadığımız gibi. Bazen son kullanma tarihi geçmiş bir ürünü bile tüketmişizdir. Gerçi süpermarketler küçük bakkalların yerini almaya başladığından beri raflarda son kullanma tarihi geçmiş ürünü bulmak zorlaşsa da halen ufak tefek sorunlar yaşanabiliyor.
Ürün etiketi okumaktan kastım sadece son kullanma tarihi değil. Son kullanma tarihinin yanında üründe olması gereken birkaç etiket daha var. Özellikle HACCP etiketi. Ne demek HACCP? (okunuşu hasip) HACCP : Hazard Analysis & Critical Control Points “Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktası” Adından da anlaşılacağı üzere üretim sırasında gıda maddesine ya da ambalajına herhangi bir bulaşma olmasına karşı alınacak önlemlerin bütününü kapsıyor.
Read the rest of this entry »

Resim
Bugün kısa süreli bir kesinti yaşadık. Blog, servis sağlayıcımızdaki ufak bir problemden ötürü birkaç saat kapalı kaldı.
Bu sebeple siteye bir süreliğine de olsa erişememenizden dolayı özür diliyorum. İnşallah bir daha yaşanmaz ve ben de sevgili blogumla ömür boyu mutlu yaşarım.
Blograzzi’de blogları dolaşırken gözüme Erdil Yaşaroğlu’nun blogu takıldı. Bir gezeyim dedim. Blogun iyi olup olmadığı hakkında yorum yapmayacağım. Benim takıldığım konu Eşortman. Tamam, sitede Şımarık çocuk edasıyla yazılan yazıları, kelimeleri anlıyorum. Ama iş dilbilgisi yanlışına gelince dayanamadım. O sizin bildiğiniz Eşortman değil “eşofman” Erdil Bey. Aslı Fransız olsa da Türkçe’de kullanımı bu ister beğen ister beğenme.
08-03-2008 |
uyuyang |
dizi
Uzun bir aradan sonra yeni bir inceleme yazısıyla herkese merhaba. Bu defa inceleyeceğimiz bir dizi. Entourage. Bir komedi dizisi. Jenerikler dahil bölümler 25-27 dakika sürüyor. Öncelikle aynı isimli Microsoft programı ile karıştırılmaması gerektiğini belirteyim.
Dizinin konusu basitçe; yıldızı yeni parlayan bir Hollywood oyuncusunun adım adım zirveye tırmanma mücadelesini anlatıyor. Bu mücadeleyi verirken yalnız değil tabi. Nerdeyse tüm çocukluğunu bir arada geçirmiş olan kankalarıyla birlikte çabalıyorlar. Yeri gelmişken belirteyim. Entourage, “ yakın çevre muhit arkadaş çevresi” olarak sözlüklerde tanımlansa da ben eşimin çevirisini tercih edip dizinin Türkçe karşılığı olarak “kankalar” demeyi tercih ediyorum. Dizinin gösterilmiş 4 sezonu var. İlk sezonda biraz önyargılı olarak bu kadar cüretkar sahnelerin olmasını esefle kınadım. 2. Sezonda sanki sihirli bir el değmiş gibi bu sahneler azalmıştı. Yine de rahatsız edici boyutlarda olduğu zamanlarda oldu. Yani şöyle belirteyim kesinlikle ailece izlenecek bir dizi değil.
Read the rest of this entry »
Bu aralar kısa bir ara verme ihtiyacı hissettiğim anlarda takıldığım bir adres var. Daha doğrusu bir oyun. Sizi bağımlısı yapmayan bir oyun. Çoğu internet kullanıcıları bu sebeple bir oyuna takılmak istemezler. Vakti iyi değerlendirmek gerek tabi. İşte bu sebeple kendilerini kaptırmaktan korkarlar. Lafacan bu iş için birebir. 10 dakikalık bir oyun sizi bir anlığına yapmış olduğunuz işten uzaklaştırıyor. Böylelikle kafanız toparlanıyor. Bildiğimiz scrabble oyunu. Kelime türetiyorsunuz. Hem kelime hafızanız güçleniyor, hem de eğlenceli vakit geçiriyorsunuz. Oyuna başlamak için önce siteye üye oluyorsunuz. Gelen onay mailinden postasından sonra siteye kendi kullanıcı adınızla giriş yapıp hazırda bir oyun varsa oyuna dalıyorsunuz. Yoksa kendiniz bir oyun açıp diğerlerinin oyuna katılmasını bekliyorsunuz. Ben tek başıma oynamak istiyorum derseniz oyunda bir bot var. Yani bilgisayarla da oynayabiliyorsunuz. Read the rest of this entry »
Teknik resim bilmek bir ayrıcalıktır. Hele de Türkiye de bu işin tek profesörü olan (kendisi öyle diyordu)Dr. Yaşar Karagöz’den bu dersi aldıysanız kendinizle gurur duymanız için bile bu yeterlidir. Şahsen ben de onun öğrencisi olmakla gurur duyuyorum. Lakin aldığım (-110)’ları da unutmuş değilim. Gıda mühendisliği teknik resim bilgisini her ne kadar gerektirmeyen bir bölüm gibi gözükse de çalıştığınız bir fabrikada her hangi bir makinenin arızalanması sonucu sizin teknik resim bilgilerinizle kırılan parçanın yapılabileceğini öğretmiştir size Yaşar hoca. Şimdi tüfenk icat oldu mertlik bozuldu hesabı autocad teknik resim dersinin yerini almış gibi gözüküyor. Her ne kadar cam sehpa altına ışıldak koyarak çizdiğimiz ödevler olsa da çok şey öğrendiğimiz bir gerçek. Hayatımda 0.5 ve 0.7 den başka uçlar olduğunu öğrendiğim derstir ayrıca teknik resim. Bir çivinin teknik resmini çizmek bir haftamızı alıyorken bir makine çizmek yıllarımızı alabilir tabii. Read the rest of this entry »
Oscar filmlerine Michael Clayton ile devam ediyoruz. Yakın zamanda Damages’i izlediğim için filme biraz aşina idim. Yine haksız yere kazanılmaya çalışılan bir dava. Fakat bu davada işi başarmaya çalışan bir avukat değil, bir aracı. Yıllarca avukatlık şirketinde çalışmış fakat ne gerçek bir avukat ne de bir savcı olabilmiş. Her fırsatta kendini ön plana çıkarmaya çalışan ancak bir çok sefer başarısızlığa uğrayan Michael Clayton turnayı en sonunda gözünden vurmayı başarıyor. Bir ilaç firması (ya da zirai ilaç firması diyelim) ürünlerinde kanserojen madde bulundurduklarını örtbas etmeye çalışıyor. Adamımız Michael Clayton bu davada öncelikle içine düştüğü bataktan kendini kurtarabilmek için en yakın dostunun ölümünün bir intihar olmadığını bile bile intihar süsü verilmiş olmasına göz yumarak sessizliğini bozmuyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan gelişmelerle Arthur’un aslında oldukça önemli bilgiler keşfetmiş olduğunu öğreniyor. Bu sefer kendi peşine düşüldüğünü fark edince işin boyutu değişiyor. Bundan sonrası izlemeyenler için merak konusu olsun. Read the rest of this entry »
7