“Efsane Bir ‘Barbaros’ Romanı” inceleme yazısı

“Hızır Hayreddîn Paşa, Midilli Adası fethedilince, Fâtih Sultan Mehmed Han’ın emri üzerine buraya Vardar Yenicesinden getirilip iskân edilen sipahilerden Yakub’un dört yiğit oğlundan biridir. Batılılar, sakalı havuç rengine çalar kırmızı renkte olduğu için ona “Barbaros” demişlerdir. “Hayreddîn” ismini ise kendisine Yavuz Sultan Selim Han vermiştir. Büyüyüp Akdeniz’e açıldıktan sonra, o koca deniz artık bu yiğidin kahramanlıklarıyla çalkalanmıştır. İlk zamanlar kardeşi Oruç Reis de denizde mücadelelere girişmişti.

Akdeniz’in her köşesinde ve her bucağında Müslümanların imdadına Hızır gibi yetişen bu iki bahadırdan Oruç Reis şehîd olunca, Hızır Reis tek başına bu mesuliyeti üstlenmiştir.

Barbaros Hayreddîn Paşa, yerine göre gayet yumuşak tabiatlı, halim; selim, müşfik ve mütevazi olan âciz bir kul; yerine göre de kılıcından şimşekler çakan, sesi semada yankılanan, karşısında düşmanları tir tir titreten bir heybet abidesidir.”

İskender Pala-Efsane

İşte böyle başlıyor Akdeniz’in sultanı Hayrettin Reis’in hikayesi. Ve o hikâyeden yola çıkarak yazıyor İskender Pala. Sanıyorum kendisi kadar okuyucularını da alıştırdı yazarımız her yeni yılda yeni bir romanına. İsmini duyduğumda bütün frekanslarımı o yöne yönlendirdiğim birkaç yazardan biri İskender Pala. Bugüne değin insanların arasında sanatsal anlamda bir şeyler ortaya koyan bir çok değerli insan gelip geçti önümden. Ancak İskender Pala bir başka. O çok sevdiğim cümlelerini okurken bir diğerine geçip geçmemek arasında tereddüt yaşıyorum.

Ve “Efsane Bir ‘Barbaros’ Romanı” 4 Ocak 2013’te okuyucularıyla buluştu. Tabi ön siparişini verdiğim roman bir gün önce elimde olunca kendisinin sevdiğim yazarlar arasında olduğuna bir kez daha ikna oldum.
Okumam gereken öğrenmem gereken ne kadar çok bilgi olduğunu her kitabında bir kez daha anlıyor, insan ömrünün maalesef buna yetmeyeceğini üzülerek fark ediyor ve daha seçici olmaya çalışıyorum.
Romanın içeriğinden ve konusundan elbette burada bahsetmeyeceğim. Sadece söyleyebileceğim kadarıyla yine aşkın tutkunlarına güzel bir hikâye düşüyor. Konu Barbaros olunca tabi hikâye daha çok denizde ve dahi Akdeniz’de geçiyor. Kitabı okuduktan sonra Akdeniz’de yatan binlerce şehit, şüheda olduğunu hazin bir şekilde fark ediyor, belki de adı hiç anılmamış yeryüzünden silinmiş ama işte o sularda savaşmış birçok şehit. Bir o kadar da düşmanların cansız bedenleri.

Tarihimizde ne kadar eksik yanımız varsa bir tokat gibi defalarca çarptığını hissediyorum. Kendime sözler veriyorum her sayfa bittiğinde. Maalesef hayatta her şey istediğimiz gibi olamıyor. Her seferinde aklıma takılan şunlar oluyor İskender Pala’yı okurken. “eskiden insanlar nasıl araştırma yapıyordu” yani internet yokken. Hayret! Ne kadar tembelleşmiş insanlık bunu fark ediyorum. Hâlbuki nerdeyse aradığımız her hangi bir bilgiye bir tıkla ulaşabiliyorken. Neyse bu konuda herkesi kendi vicdanı ile baş başa bırakıyorum. Burada ettiğim lakırdıların kendi şahsıma ettiğimin bilinmesi gerekir diyerek biraz haddim olmayarak birkaç eleştirimi ortaya koyayım.

Diğer romanların bir kısmını daha önce okuyup sizlerle paylaşmıştım. Hemen hepsinde anlatılan aşkın büyüsüne kendinizi kaptırmamanız mümkün değil. Ancak bu romanda kendimi hangisine kaptıracağımı şaşırdım. Aşkın büyüsüne mi yoksa ihtişamlı savaşlara mı, savaşların gölgesinde yaşayan esirlere mi?

Hepsi başlı başına bir destan ama yine de bir parça değinilmeye çalışılmış. Kurguda eksik yok ama anlatımda kendimi “işte tam olarak ben oradayım” diyebileceğim bir roman okuyamadığımı üzülerek söylemek zorundayım. Yine de İskender Pala’nın yerine böyle bir olanı kaleme alıp daha iyisini yazabilecek biri çıkar mı bilemem. Daha iyisi yazılana dek…

Yazar yine hikâyesini bir yardımcı üzerinden oluşturmuş. Artık bir İskender Pala geleneği haline gelen bu kurgu tekniğine okuyucuları yabancı değil. Ve galiba işin samimi kısmını bu oluşturuyor. Herkes padişah, sultan, ya da başbakan doğmuyor. Dolayısıyla kendinize yakın hissedebilmeniz için halkın arasından sıyrılıp seçilmiş gibi hissetmemek elde değil.

Bundan bir yıl kadar önce “Od” adlı romanını sizlerle paylaşma fırsatı bulamadım. Bu konuda iş yoğunluğu vs. gibi bahaneler söylemek mümkün. Ancak kitabım yeniden elime geçer geçmez size bu roman hakkında değerlendirmelerimi yazacağımın sözünü de vermiş olayım. Lakin İskender Pala romanlarını bir sıralamaya koyarsam benim gözümde ilk sırayı alacağına şüphe yok.

Son olarak kitaptan birkaç paragraf ile ağzınıza bir parmak bal çalayım. Kapı Yayınları’ndan çıkan bu romanı belki okumanıza vesile olur diyerek, İskender Pala’ya teşekkürlerimi de burada iletmiş olayım.

Renkleri göz alan bir kuş idin de kurduğum tuzaklara hiç uçmadın. Gönül gemisini bela fırtınalarıyla dolu deryalara saldım da bir kerecik yolculuk yapmadın. Canım şeker isteyip dururken kader yıllar yılı perhiz verdi de sen bir kez tatlılık eylemedin. Gözüm temaşa istedikçe sen kendini gizledin de gönül sıkıntılar çekti, dönüp bakmadın. Güneş senin yüzünü sakladıkça, gençliğim karanlığa battı; gündüzsüz gecelerde takatlarım kesildi, bilmedin……………………………
………………… A sevgili!.. neden sabrın tutuklu da gözyaşların özgür? Neden ağlamaktasın da gülmüyorsun? Bin mihnette bile beni unutmamışken, şimdi tanımazlığın neden? Ya neden yüzüme bakmıyor, benimle konuşmuyorsun?”

Diyen aşıkına cevaben “Ben demek yakışmaz burada sen var iken; düşer mi söz söylemek, sevgili söylerken” dedirten Sayın İskender Pala yazdığın romanlarla yüreğimizdekileri dile döküyorsun. Allah kalemine zeval vermesin.

 

“Katre-i Matem” Bir İskender Pala Romanı

Bir kitabı İstanbul’da laleler açtığında okumak hiç bu kadar manidar olmamıştı. Lalenin hikayesini, güzelim İstanbul’un her taşında hissettirebilmek, yaşatabilmek. Bu okuduğum İskender Pala’nın romanı. “Katre-i Matem”. Kitabın başında denildiğine göre adı geçen romanda anlatılan hikaye, eski bir el yazmasının modernize edilmiş hali. Yani hikayenin asıl sahibi aslında meçhul gibi görünüyor. Ancak daha sonra İskender Pala’nın yaptığı açıklamalardan öğreniyoruz ki tüm kurgu kendisine aitmiş. Bu tür bir girizgah yapmasının sebebini ise kendisi şöyle açıklıyor;

“Tarihî romanların okuyucusu bilhassa diyaloglarda tarihî cümleler veya eski tarz bir anlatım arayabilir. Bu durumda o dilin eski kelimelerini bilmeyen kitleye kendinizi kapatmanız söz konusudur. Oysa tarihimizi en ziyade öğrenmesi gerekenler, gençlerimizdir. Benim gündelik dilimi bile ağır bulan bir gençlik yaşıyor. Bu yüzden bulduğum elyazmasını yalınlaştırarak romanın dil sorununu çözmeye çalıştım.” Continue reading »

Kayıp Sembol(Lost Symbol)-Dan Brown

Bir süre önce okumaya başladığım Lost Symbol(Kayıp Sembol)’u dün nihayet bitirdim. Ancak hemen söylemeliyim ki okumak için hevesi olanlar yazıyı biraz dikkatli okusunlar. Sonra Uyuyang benim keyfimi niye kaçırdın demeyin!
Bundan önce yazarın tüm romanlarını okuduğumu da söylemeliyim. Da Vinci Code(Da Vinci Şifresi) ve Angels And Demons (Melekler ve Şeytanlar) adlı romanlarında baş kahraman olarak okuduğumuz bir simge bilim profesörü Robert Langdon, Kayıp Sembol’de de yine başrolde. Olmazsa olmaz bir  bayanla birlikte tabi ki. Bu bayan bu defa bir fizik akademisyeni. Noetik adlı bilim ile uğraşan,hatta bu bilimin öncüsü sayılan, insan beyninin kullanılamayan kısmı ile alakalı deneyler yapan, gözle görülemeyen gizemli varlıkların da bir maddesel kütlesi olduğunu ispatlamaya çalışan bir profesyonel. Ağabeyi Peter ise Mason Kardeşliğinde en üst düzeyde bulunan bir Mason. Aynı zamanda Robert Langdon’ın yakın bir arkadaşı.

Olayın kurgusu yine ustalıkla tasarlanmış. Ancak Dan Brown’un atladığı bir şey var. Sanıyorum artık insanların değişimi arzuladıklarını ve aynı döngülerin tekrarlarından çabuk sıkıldıklarını unutmuş. Özellikle bilginin herkesin ulaşabileceği kadar açık olduğu bir dünyada yaşıyorken bilgi bombardımanı yapmaya çalışmak bazen sıkıcı olabiliyor. Bir de her Amerikalı’nın hayali olan Amerika’yı kurtarma düşüncesi onu da esir almış anlaşılan. Her kitabında bir tehlikedir gidiyor. Global bir dünyada yaşıyorken, Hereos ve Lost gibi dünyanın en çok izlenen ve sevilen dizilerinde bile karakterlerin dünyanın her yerinden her ırkından seçilmiş olması Dan Brown tarafında pek bir değişime yol açmıyor anlaşılan. Olaylara Amerika eksenli bakmaktan öte gidemiyor. Bu kadar anlattığıma bakmayın. Bu konuda biraz eleştirel yaklaşsam da kitabı bir çırpıda okuduğumu itiraf etmeliyim.

Sonra fark ettim ki Robert Langdon aslında bildiğimiz bir hikayenin baş kahramanı ile çok benziyor. Bazı nüanslar dışında nerdeyse  kitap ile aynı senaryoya sahip bir film izledim diyeceğim ama sonra hevesiniz daha da kaçacak. Bu filmi de bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Kitabın genel olarak konusu Mason’luk ve Mason Kardeşlerinin sırları ile gizli. Mason’lar Amerika’nın kurulmasında büyük rol oynamışlar ve sakladıkları gizli sırları bu zaman kadar büyük bir gizlilikle korumuşlardır. Halen Dolar’ın üstündeki simgelerden gizli şifreler çıkarıldığı iddia edilen e-postalar posta kutumuza ara sıra uğruyor. E biraz da Mason propagandası yapıyor diyebilirim. Kitapta Mason Kardeşlerinin aslında kutsal bir görevi üstlenerek sırları taşıdıklarından dem vuruyor.

Kitabı okurken üzüldüğüm bir nokta var ki o da İstanbul Kartal Cezaevi’nin adının kötü bir hadise ile anılıyor olması. Maalesef ki Türk’leri barbar ve paragöz olarak göstermek için ufak bir kalem oynatmanın ne kadar kolay olduğu bize gösteriyor Dan Brown.  Bu kitabın dünyanın çok satan yazarlarından birinin kitabı olduğu söylemeye gerek yok sanıyorum.

Vel hasılı bu kitabı da “Da Vinci Şifresi” ve “Melekler Ve Şeytanlar” filmi gibi beyaz perdeye yakın zamanda taşınıp büyük bir hasılat elde etmek üzere misyonunu tamamlayacak. Biz de kendi çapımızda dünyanın en çok satanlar listesindeki kitabı okumakla boş gurur yapacağız. Anladım ki o kadar hayranı olunacak bir tarafı yokmuş. Hele de İskender Pala’yı okuduktan sonra…..

Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk

Ger ben ben isem nesin sen ey yar
Ver sen sen isen neyim ben-i zâr
”  (Fuzuli)
İşte dünyanın anlamını açıklayan iki dize. Yok daha ötesi. Üstad Fuzuli bu dizleri yazarken, Mecnun’un yaşadıklarını mı yoksa kendi  hissettiklerini mi dillendirdi bilinmez ama ben her okuyuşumda kendimden geçerim.
Bir başka üstad daha var ki o da, Leyla ile Mecnun’un hikayesini Fuzuli’nin gazellerinden yola çıkarak bir roman haline getirip bizlere bu müthiş duygu fırtınasını yaşatan İskender Pala. “Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk”  adlı, 2003 yılında ilk basımını gerçekleştirmiş olduğu halde ancak 2009’un son ayında okuma fırsatı bulduğum bu kitabın, size benimle ilgili olan kısmını anlatayım önce.
Henüz eşimin de öğrenci olduğu dönemlerde, ev arkadaşımın ve onun da şimdiki eşinin edebiyat fakültesinde okuyor olmasından ötürü gazellere ve dahi zaman zaman çekimser kalarak sohbetlerini dinlediğim İskender Pala’ya bir hayranlığım vardı. Evimizde bir çok eseri olduğu halde, o dönem henüz bir roman yazmadığı için kendisi okuma fırsatı bulamamıştım. Ancak her ne kadar diğer eserlerini okumamış olsam da sık sık adı anıldığı için kendisi hakkında fazlasıyla malumatım vardı. 2003 yılında ilk romanı çıktığında, sözüm ola edebiyatçılardan daha fazla heyecanlandım nedendir bilinmez. Ancak kendi kitaplarımın pahada da yükte de ağır olmasından dolayı bir türlü fırsat bulup da alamadığım o ilk romanı, geçtiğimiz aylarda açılmış bir tezgâhta yarı fiyatına satılan kitaplar arasında görünce dayanamayıp ilk ve son romanlarından alıverdim. Aldım almasına ama heyecandan kitaba başlayamadım. Benim için oldukça değerli olan bu kitabın sayfasının dahi kıvrılmasından korktuğum için her yerde okuyamadım. Continue reading »