2013 Oscar Tahminleri ve Sonuçları

Sene 2013 hala mı Oscar? Evet hala Oscar.  Oscar bildiğiniz gibi Hollywood sinemasının dünyaya hükümranlığını ilan etmek için kurulmuş bir komite. Bu komite her yıl kategoriler bazında en iyi filmleri yaklaşık 1 milyon dolar değerinde “Oscar Heykelciği” dediğimiz bir ödülle şereflendirmektedir. Tabi bu filmler öyle hasılat rekorlarına bakarak, korsandan indirilme hitlerine göre değerlendirilmez. Önce aday adayları belirlenir. Bu aday adayları komite tarafından bir alt elemeye sokulur. Bu alt eleme sonucunda her kategori için beş film aday olarak belirlenir. Bazı özel durumlar için beş sınırı ihlal edilebilir.  Böylece  Oscar Gecesinin davetlileri belli olmuş olur. Ödülün önemi kadar gecenin önemi de büyüktür. Hatta ödül gecesi, kırmızı halıda yürüyüş ile o aktris ne giymiş, bu aktris ne giymiş haberleriyle büyük bir görsel şölene dönüştüğü için ödülün bir nebze önüne geçiyor da denebilir. Ödül Gecesi sonrasında ise haftalarca magazin dünyasının konusu törende giyilen kıyafetler ve bu kıyafetlerin hangi ünlü modacı tarafından tasarlandığı olmaktadır.
İlk sinema filmini izlediğimde henüz 12 yaşında idim. “Vampirle Görüşme” adlı filmin başrol oyuncuları Brad Pitt ve Tom Cruise idi. Küçük kız çocuğu rolünde de Kirsten Dunst vardı. Az evvel emin olmak için biraz araştırma yaptığımda Antonio Banderas’ın da olduğunu öğrenmiş oldum. Hayret! Hatırlamıyorum.  İşte yıl 1992, o yıldan bu yana ne zaman cebimde biraz param olsa sinemaya yatırdım. Öyle çok da param olmadı belki ama yine de sıkı bir sinema takipçisi sayılırım. O zamanlar ne Oscar ne Altın Portakal ne Altın Ayı ne Golden Globe bilmezdim. Yıllar ilerledikçe sinemaya bakış açım da değişti. Biraz eğlence biraz eleştirel bir yaklaşımla izler oldum. Ve işte bu yazının da konusu kendi gözümden Oscar Ödülleri. Sinemaseverlerin heyecanla bekledikleri Oscar Ödül Töreni’ne sayılı saatlerin kaldığını söyledikten sonra hızla adaylarımızı sıralayalım.

 

En İyi Film (Best Picture);

Lincoln  |   Silver Lininings Playbook   |   Zero Dark Thirty   |   Les Misérables   |   Life Of Pi   |   Amour   |    Django Unchained   |   Argo   |   Beasts Of The Southern Wild

lincoln silver-linings-playbook Les-MiserableZero Dark ThirtyLife-of-Pi Amour Django-Unchained Argo Beasts-Of-The-Southern-Wild

 

En iyi film kategorisinden başlayalım. Bu kategoride itiraf etmeliyim ki olmasını beklediğim bir film daha vardı. O da “The Impossible”. Eğer adaylar arasında olsaydı kesinlikle kazanmalı diyeceğim bir filmdi. Ama maalesef geriye “Argo” filmi kalıyor. “Oscar goes to Argo”. Lincoln filmi Amerikan tarihinde köleliğin kaldırılması için büyük savaş vermiş olan Abraham Lincoln’ün hayatından bir kesiti konu alıyor. Bu sebeple konu olarak Amerikalıların yüreklerini okşasa da yeterli aksiyonu beyaz perde gösterememiş diye düşünüyorum. Ancak uzun diyalogları ile bir süre akıllarda yer alacağa benziyor. Silver Linings Playbook filminin ise neden aday olduğu konusunda ciddi tereddütlerim var. Bradley Cooper’ın fevkalade bir oyunculuğu var mı? “Hayır”. E sadece Robert De Niro olduğu için de bir film sevilmez ki!  Zero Dark Thirty için yine Amerikan propagandası yorumu yapılabilir. Konusu Usame Bin Laden’in nasıl öldürüldüğü. Geçtiğimiz yıllarda eski eşine adeta çelme takarak kazandığı Oscar’la  Hurt Locker filmini hatırlatıyor. Ancak yıllar gösterdi ki artık onlar da kendi yalanlarına inanmıyorlar. Diğer yandan Bigalow’un parmağı değdiyse korkarım her şey olabilir. Les Misérables daha evvel çok da başarılı olarak tiyatrolarda boy gösterdiğinden mütevelli “ ıh ıhm, olmamış” diyerek geçiştirebileceğim bir film. Belki de müzikal filmlere pek sıcak bakmadığım için böyle düşünüyor olabilirim. Life of Pi’yi oldukça güzel bir film olarak niteleyebilirim. Ancak filmin güzel olması bir yana dolu dolu bir Oscar filmi diyemiyorum. Pi Patel’in okyanusun ortasında bir filikada beraber mahsur kaldığı kaplanla kavgası hafızalarda yerini aldı. Amour güzel bir aşk hikayesi olması dışında yaşlanıldığında hayatın ne kadar çekilmez olabileceğini 7.sanat ile gösteren bi yapıt. Filmin sonunda yaşlı esas oğlanın yine yaşlı eşini öldürmesi hakkında iki yorum var. Bu yorumlardan ilki “çok sevdiği için eşinin acı çekmesine dayanamıyor oluşu”, diğeri ise “kendisinin bu eziyete daha fazla katlanamıyor oluşu.” Gönül her ne kadar ilk seçeneğin olmasını istiyor ise de diğer seçenek pek de göz ardı edilecek bir düşünce değil. Hepsi bir yana yabancı film dalında zaten aday olmuş. Muhtemelen de Oscar’ı bu kategoride alacak. Burada ne işi var bunun?  Django Unchained filmi  bir Tarantino hayranı olmama rağmen Oscar adayı olarak değerlendirebileceğim bir film değil. Ama puanım 10 o ayrı. Quentin’e kıyağımdır. Film zencilerin köleliğinin henüz resmen kaldırılmamış olduğu dönemlerde geçiyor. Kelle avcılığına soyunmuş bir doktor ile beraberinde kölesi ama aynı zamanda arkadaş olarak peşine taktığı bir zencinin karısını bulma hikayesini anlatıyor.  Vahşi batı deyince akla illaki bidon bidon kan gelir. Quentin’de bu kurala uymuş ve kan revan içinde bir film çekmiş. Beasts Of The Southern Wild filmi diğer filmlerden ayrı bir kategoride sınıflandırılacak bir yapım. Toplumun varoş bile denilemeyecek, toplumdan izole edilmiş ve tehlike oluşturan bir alanda yaşamak için ısrarla direten bir grup insanın yaşamı ele almış. İlginç bir ruh haline sürüklediği kesin. Normalde aday olarak gösterilecek bir film olarak görmüyorum. Ama bu Oscar komitesinin sağı solu belli olmaz. Keyifle izlediğim bir filmdi.

 Kazanan : ARGO

Continue reading »

Çok Film Hareketler Bunlar!

Dün akşam Yusuf Esenkal’ın daveti üzerine Cevahir Megaplex Sinema’larında “Çok Filim Hareketler Bunlar”ı izledik. (Bundan sonra ÇFHB dediğimde filmden bahsediyor olacağım) Televizyonda izlediğim bir çok skeç için; “daha kaliteli” ve “güldürebilme olsalılığı daha yüksek” diyebilirim. Dikkat ettiniz mi ne dedim? Skeç! Film değil.  Evet evet isminin aksine bu bir film değildir. Bir belgesel tadında ÇGHB izledik. Bu açıdan baktığımda kendimi kandırılmış hissettim. Güzel bir komedi filmi izleyeceğimizi sanarak hüsrana uğradık.

Ama ben bu filmden yola çıkarak başka eleştiriler de yapacağım. Örneğin yine bir BKM yapımı olan “Neşeli hayat”. Yılmaz Erdoğan’ın artık sanat kaygısını bıraktığını fark etmek çok da zor değil. Vizontele’den aldığımız heyecanı Yılmaz Erdoğan’ın başka filmlerinde almak artık olası gibi görünmüyor. ÇFHB’de de bunu görüyoruz. Evet belki senaryoyu O yazmadı ama BKM Mutfak’ta öğrenim gören öğrenciler yazdı. Skeçler Tv ortamında olduğunda imkanlar biraz daha kısıtlı, iş biraz daha düşünmeye dayalı oluyor. Bu da vasat bir skecin üst seviyelere taşınmasına yardımcı oluyor. Ancak bu skeçleri sinema perdesine aktardığınızda sinemanın görsel nimetleri size düşünmek yerine alternatif aksiyonlar yapabilmenizi sağlıyor. Misal; insanların gülmelerini sağlayacak bir nükte yerine, görsel olarak şişirilmiş göz boyayan bir sahne ile bu açığı kapatabiliyorsunuz. Bu yüzden kandırılmışlık hissi artıyor. “Ben neden Tv de izlediğime para vereyim” mantığı ön plana çıkıyor. Continue reading »

82.Oscar Ödülleri

Bu yıl Oscar ödülleri için sıkı tahminlerim var. Ama yine de Oscar komitesine güven olmaz. Birçok sürprizlerle karşılaştığımız için bu yıl da sürprizlere hazır olmak gerekir.

İlk olarak “En İyi Film” ödülünden bahsedelim. Önceki yıllara göre kuvvetli adaylar olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak 2 film diğerlerinden daha fazla öne çıkıyor. Biri “Avatar” diğeri ise “Hurt Locker“.  Son hafta okuduğum bir habere göre Hurt Locker ekibinin Oscar komitesine kendilerini seçmeleri için gönderdiği e-posta sanırım durumda fazlasıyla etkili olacak ama hangi yönde? Benim gönlümden geçen Hurt Locker. Avatar için ilginç bir tespitte bulunacağım ama ben bile hala şaşırıyorum. Filmde koloninin yaşadığı yerler sanki cennetin tarifi yapılırken anlatılan yerlerin hayalinin perdeye yansıması gibi. O yüzden de yorum yapmakta zorlanıyorum. Neyse bu konuya girmek istemiyorum.

En İyi Yönetmen” dalında yine bu iki film arasında ilginç bir çekişme var. Çünkü Avatar filminin yönetmeni James Cameron,  Hurt Locker’ın yönetmeni olan Kathryn Bigelow‘un eski eşi. Bu da Oscar komitesini ne yönde etkileyecek oldukça merak konusu. Yönetmenlik dalındaki adayıma gelince, James Cameron ağır basıyor. Ama Kathryn Bigelow alır.

En İyi Özgün Senaryo” dalında favorim Inglourious Basterds ile tabii ki Quentin Tarantino. Umarım bir sürpriz olmaz. Çünkü Hurt Locker bir çok dalda sürpriz yapması beklenen bir film.

En İyi Uyarlama Senaryo” dalında ise “Up In The Air” filmi ile Jason Reitman ve Sheldon Turner en kuvvetli adaylar. Benim adaylarımın da bunlar olduğunu söyleyebilirim. Ama burada dikkatinizi “The Messenger” filmine çekmek istiyorum. Birinde, işi insanların işine son vermek olan bir insanın hikayesi, diğerinde ise yakını askerde ölen birine ilk haberi veren kişi olma görevini üstlenmiş bir insanın hikayesi anlatılıyor. İlginçtir ki her ikisinde de bu kişilerin yanlarına verilen asistanın eğitimi konu edilmiş. Bu kadar benzerlik şaşırtıcı.

En İyi Kadın Oyuncu” adayına gelince gönlümden geçen “Gabourey Sidibe“. Ancak bu ihtimal oldukça zayıf. Diğer yandan sevdiğim bir aktris olan Sandra BullockThe Blind Side” filmi ile aday ve hatırladığım kadarıyla bu onun ilk Oscar adaylığı. Komite ona bir güzellik yapıp, onu bu ödülden mahrum bırakmayacaktır. Öte yandan Sandra Bullock’un oyunculuğunu çok severim ama açıkçası bu filmde Oscar adayı olunacak türden bir oyunculuk sergilediğini söylemek pek mümkün değil.

En İyi Erkek Oyuncu” dalı için adaylar arasından favori gösterilen “Jeff Bridges“‘in rol aldığı Crazy Heart filmini izlemediğim için yorum yapamam ama “George Clooney“, “Up In The Air” ile kuvvetli bir rakibi, onu biliyorum.

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu” dalında “Mo’Nique“, “Precious” filmi ile favoriler arasında ben de “muhtemelen alır” diyorum. Penelope Cruz‘a hiç şans vermiyorum.

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu” dalında yine Quentin Tarantino‘nun Inglourious Busterds filmine ihtimal veriyorum. “Christoph Waltz”  bu filmde hakikaten oldukça şaşırtıcı bir performans sergilemişti.

En İyi Görüntü Yönetmeni” dalında “Avatar“dan başka alternatif göremiyorum. Ya siz?

En İyi Müzik” dalında ise Michael GiacchinoUp” filmi ile Oscar’ı kucaklayabilir.

Son olarak “En İyi Yabancı Film” dalında tamamen avare bir tahminde bulunup “The White Ribbon” (Almanya) diyorum.

Yukarıda ismini anmadığım filmleri hiçe saymıyorum tabii. Ancak diğerlerini yanında pek de esamesi okunacak filmler değiller. Bu kategorilerdeki diğer adaylarla birlikte tüm liste için Oscar‘ın resmi web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Programı bu yıl Alec Baldwin ve Steve Martin birlikte sunacaklar. Beni sorarsanız çay ve çekirdek eşliğinde bu gece Oscar izliyor olacağım. Kodak tiyatrosundan değil elbette. Evimdeki rahat koltuğumdan. Bu gece sabaha kadar sürecek olan Oscar Ödül Töreni’ni NTV‘den izlemek mümkün. Gece 1’den itibaren izleyebilirsiniz.

Dipnot: Sabaha doğru bu yazı ödüller belli oldukça güncellenecektir.

Ve sonuçlar;

En İyi Film/Best Picture : The Hurt Locker (Kathryn Bigelow)
En İyi Erkek Oyuncu/Actor in a Leading Role : Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Yardımcı Erkek/Actor in a Supporting Role : Christoph Waltz  (Inglourious Basterds)
En İyi Kadın Oyuncu/Actress in a Leading Role : Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Yardımcı Kadın/Actress in a Supporting Role : Mo’Nique, Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Animasyon/Animated Feature Film : Up
Sanat Yönetimi/Art Direction : Avatar (Rick Carter and Robert Stromberg)
En İyi Görüntü Yönetmeni/Cinematography : Avatar (Mauro Fiore)
En İyi Kostüm/Costume Design : The Young Victoria (Sandy Powell)
En İyi Yönetmen/Directing : The Hurt Locker (Kathryn Bigelow)
En İyi Belgesel/Documentary Feature : The Cove (Louie Psihoyos and Fisher Stevens)
En İyi kısa Belgesel/Documentary Short : Music by Prudence
En İyi Kurgu/Film Editing : The Hurt Locker (Bob Murawski and Chris Innis)
En İyi Yabancı Film/Foreign Language Film : The Secret in Their Eyes (El Secreto de Sus Ojos)-Argentina
En İyi Makyaj/Makeup : Star Trek (Barney Burman, Mindy Hall and Joel Harlow)
En İyi Müzik/Music (Original Score) : Up, Michael Giacchino
En İyi Şarkı/Music (Original Song): The Weary Kind (Theme from Crazy Heart) from Crazy Heart, Ryan Bingham and T Bone Burnett
Kısa Animasyon Film/Short Film (Animated) : Logorama
En İyi Kısa Film/Short Film (Live Action) : The New Tenants
Ses Montajı/Sound Editing : The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson)
Ses Miksajı/Sound Mixing : The Hurt Locker (Paul N.J. Ottosson and Ray Beckett )
En İyi Görsel Efekt/Visual Effects : Avatar (Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham and Andrew R. Jones)
Writing (Adapted Screenplay): Geoffrey Fletcher, Precious: Based on the Novel ‘Push’ by Sapphire
Writing (Original Screenplay) : Mark Boal, The Hurt Locker 
 

 

Dalgıç Giysisi ve Kelebek

Her hafta düzenli olarak yolculuk yapmak zorundaysanız bunu kendiniz için bir eğlence haline getirmeyi öğrenmelisiniz. Aksi takdirde sizin için işkence olmaktan alıkoyamazsınız. İşte bu sebeple uygun fiyata uçak bileti bulamadığım uzun otobüs yolculuklarında Pamukkale Turizm’i tercih ettim. Bunun birinci sebebi Pamukkart sahibi olmam, ikinci sebebi ise dilediğim kadar film izleyebileceğim şahsi ekranımın olduğu tek başıma  oturabildiğim bir koltuk sunabiliyor olmaları. “Pamukyol” olarak yan şirket ayrılmış. Ve sadece bu otobüs bu hizmetleri verebiliyor. Eh tabi bir 5 TL farkıyla..
İşte bu gidişlerimde hemen hemen bütün filmleri (yaklaşık 50 tane) izledim. Kendi aralarında bir önem sırasına koyarak izlediğim ancak aralarından bir tanesine haksızlık ettiğimi düşündüğüm bir filmi en geri bırakmıştım. Bu hatamı telafi etmek için izlediklerimden sadece bu film hakkında bir yazı yazmayı düşündüm.
Görünmez kazalar, gizli hastalıklar insanların gelecekte başlarına ne iş açacaklarını bilmedikleri sırları gibiler. Ve hemen hepimizin başına gelebilecek talihsizlikler bunlar. Jean-Dominique Bauby(vikipedia-eng, vikipedia-tr), Elle dergisinin baş editörlüğü yaptığı sırada bu talihsizliklerden birini yaşıyor. Unutmadan belirtmeliyim ki filmde adı geçen tüm isimler gerçek. Yani “True Story” adı verilen yaşanmış bir öykü.  Dünyada az görülen bir vaka olan kılcal damar tıkanıklığı yüzünden sol gözü hariç tüm vücudu felç olan Bauby, hayatının bundan sonrasını bu şekilde geçireceğini öğrendiğinde bunun için ağlayamıyordu bile. Çünkü felç olmuştu. Ancak felç olmadan önce bir yayımcı ile anlaşmıştı. Bir kitap yazacaktı. Bu kitabı yazmak için son derece sabırlı birine ihtiyaç vardı. Çünkü Bauby iletişim kurabilmek için sadece sol gözünü kullanabiliyordu. Karşısındakinin de onu anlayabilmesi için sadece bir harf için tüm alfabeyi yeniden okuması gerekiyordu.Bauby’nin, bu kitap için yaklaşık 200000 kez göz kırptığını düşünülüyormuş. Felçli bünyesinde kendini bir dalgıç gibi hisseden Bauby, o sabır abidesi editörünü de kelebek olarak görüyordu. Kitaba ismi böylelikle vermiş oldu. Dalgıç Giysisi ve Kelebek … Bu kitap belki de onun hayatındaki en önemli şey olmayacaktı. Ta ki felç olduğunda yapabileceği işler oldukça sınırlı olana dek. Oysa şimdi yazdığı kitap film oldu. Ancak kendisi izleyemedi. Çünkü 1997 yılında hayata gözlerini yumdu. Ancak bundan önce, hayata son golünü atıp gitti. Continue reading »

Maya Takvimi ve 2012

201221 Aralık 2012 tarihinde Maya Takimine göre dünyamız son bulacak. Ve insanlık bilinmeyene bir yolculuğa çıkacak. Bir çok inanca göre kıyamet günü söz konusu. Bu İslam’da aynı adla, Hristiyanlıkta Diriliş adıyla, bilinmektedir. Diğer isimlerine Vikipedi’den bakabilirsiniz.

İşte tam da böyle bir konuyu ele alan 2012 filminin ön gösterimini dün akşam izledim. Bugün gösterime  girecek olan filmi izleyip izlemeyeceğinize karar vermeden önce sizlere biraz bilgi verelim.

Öncelikle tam bir aksiyon sineması diyebiliriz. Her anında muhteşem efektlerin olduğunu hatta zaman zaman efektlerin hayranlığıyla filmin konusunu unuttuğumuzu da eklemek mümkün.

Yer kabuğunun Maya takviminde yazıldığı üzere 2012 yılında Güneş, galaksimizin gezegenleri ve Dünya aynı eksen üzerinde diziliyorlar. Bu dizilişin etkisiyle güneşten kopan nötronlar dünyanın çekirdeğinde bulunan magma tabakasını hareketlendiriyor. Bu hareketlenme sonucu yer kabuğu sıcaklığın etkisiyle erimeye başlıyor. Peşi sıra depremler, tsunami, yer değiştiren ana kıtalar filmin başlıca aksiyon sahnelerini oluşturuyor.

Bütün bunların arasında da küçük birkaç hikayecik yerleştirilmiş. Bunlardan biri başrol denebilecek kadar uzun süre perdede görebildiğimiz,  400 küsur satabilen kitabıyla Jackson Curtis adlı yazarı canlandıran John Cusack var. Kendini kitaplara vermiş olmasından dolayı eşinden boşanan Jackson, oğlu ve kızını alarak hafta sonu kampa götürür. Her zaman gittikleri yerde gölün kurumuş olmasını hayretle izler. Burada kendisini çatlak olarak nitelendirdiği bir radyo yayıncısından birkaç şey öğrenir. İlk başlarda üzerinde durmaz. Ancak şoförlüğünü yaptığı kodaman işadamının çocuğundan da öğrendiğine göre bunlar gerçektir. Bundan sonra asıl mücadele başlar. Ailesini alıp bütün insanlıktan sadece 1 milyon Euro parası olanların girebileceği gemiye binmenin telaşı başlar. Bundan sonrası filmi izlemek isteyenler için gizli kalsın. Continue reading »

Final Destination 4(3D)Son Durak 4(3Boyutlu)

SON-DURAKHayat ilklerle güzelleşiyor her daim. Yine bir ilki daha geride bıraktım dün gece. 3 boyutlu bir film izledim. Ülkemizde 28 Ağustos 2009, Cuma günü vizyona girecek olan Final Destination 4 (Son Durak 4). Öncesinde çekilmiş olan ilk 3 serisini izlediğim için filmin konusu için çok da kaygılanmıyordum. Bu sefer beni ilgilendiren kısım boyut farkı idi.

Yine de kısaca konusuna değinirsek; önsezi yoluyla bir takım anlık görüntüler gören genç erkek oyuncumuz, bu görüntülerde çevresinde bulunan insanların sırasıyla bir felaket sırasında öldüklerini görür. Kendine geldiğinde arkadaşlarını ölmemeleri için ikna etmek zorunda kalır. Ancak ölüm her defasında sinsice yaklaşır ve kader değiştirilemez planını filmdeki kahramanlarımız üzerinde oynar.

Başrollerini Krista Allen, Bobby Campo, Shantel Vansanten, Andrew Fiscella, Mykelti Williamson, Nick Zano paylaşmaktadır. Yönetmenliğini David R. Ellis’in yaptığı filmin senaryosunu Eric Bress ve Jeffrey Reddick birlikte kaleme almışlar.

Peki filmin diğer ilk üç seriden farkı nedir diye sorarsanız, öyle size elle tutulur hiçbir şey söyleyemem. Bu filmi şiddetle tavsiye etmeme sebep olacak tekşey 3 boyutlu olması olabilir. Daha önce size gözlerimin hikayesinden bahsetmiştim değil mi? İşte o yüzden şu şaşı bak şaşırlara bir ömür bile baksam 3 boyutlu resmi görmem mümkün değil. Ama 3 boyutu görebilmek için tek yol şaşı bak şaşırlar değilmiş :) 3D gözlük ile de bu mümkünmüş. İşte hayatımının ilklerinden biri buydu. 3 boyutlu bir görüntü görebilmek. Continue reading »

Kız Kardeşimin Hikayesi(My Sister’s Keeper) Film Yorumu

my-sisters-keeperMy Sister’s Keeper(Kız Kardeşimin Hikayesi) sandığımın aksine oldukça duygusal bir film imiş. Ben romantik komedi sanmıştım oysa ki. Filme gitmeden önce yanımda ıslak mendil vardı. Oldukça işe yaradığını söyleyebilirm. Mutlaka çevremizde, akraba olmasa bile tanıdıkların arasında lösemi ile savaşan birileri vardır. Löseminin tedavisinde çoğunlukla uygun ilik aranır. Bulunamaz ise aynı anne babadan yeni doğacak çocuktan ilik nakli olması tedavide bir umut olur.

Filmde bir ailenin lösemili çocuklarını kurtarabilmek adına yeni bir çocuğa sahip olmaları ile konu alınıyor. Ancak bu çocuk büyüdüğünde ablası için donör olmaktan vazgeçer ve bu konuda uzmanlığı halk tarafından kabullenilmiş bir avukat yardımıyla ailesine dava açar. Her ne kadar filmin ilerleyen zamanlarında sonuç önemli olmasa da davayı kazanır.

Filmin konusu hakkında bu kadar bilgi yeter. Umarım sinemada izlerken yanınızda mendil götürmeyi ihmal etmezsiniz. Filmin başrol oyuncuları arasında Cameron Diaz (anne), Abigail Breslin(Donör kardeş), Sofia Vassilieva (Lösemili çocuk), Alec Baldwin (avukat) var. Yönetmen koltuğunda Nick Cassavetes oturuyor. Senaryosunu Jeremy Leven ve Nick Cassavetes birlikte kaleme almışlar. Bu güzel hikaye ise Jodi Picoult’ın aynı adlı eserinden uyarlanmış.

Filmde bir çok karakter aynı anda sergilenmiş. Fedakar, hırslı, inatçı insanların bir arada bulunduğu bir film. Özellikle komedi filmlerinde daha sık gördüğümüz Cameron Diaz artık yaş kemale ermiş olsa gerek ki acılı bir anne rolü ile karşımıza çıkıyor. İtiraf etmeliyim ki çok başarılı bulmasam da bu rollerde de görmekten keyif alacağım. Abigail Breslin bu filmde de diğerlerinde olduğu gibi çok bilmişliği ve şeker yüzü ile perde de göz dolduruyor. Diğer dikkatimi çeken oyuncu ise lösemili abla Sofia Vassilieva oldu. Daha önce çok da net hatırlamadığım bu yüzü sinema perdesinden görmek çok hoşuma gitti. Oldukça dinamik bir yüzü var. Kanserli bir hastayı canlandırırken bile etrafına neşe saçıyordu. Diğer filmlerini izlemeyi düşünüyorum. Continue reading »

Metrodan Kaçış “Taking of the pelham 1 2 3″

pelhamBazen bir film dönüşü izlediğiniz filmin sahneleri içinde bulursunuz kendinizi. Hele de filmin adı “Metrodan Kaçış”(Taking of the Pelham 1 2 3) ise ve siz de eve metro ile dönmek durumundaysınız olay daha keyifli hale gelir. Filmde rehin alınan yolculardan biri gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Filmden bahsetmeden önce metrodan bahsedelim.

Dikkat edince metro özellikle de İstanbul metrosunda her tür insanla karşılaşmak mümkün. Metro farklı bir ulaşım aracı. Her insan sınıfı bu ulaşım aracını kllanıyor. Zengin, fakir, sarhoş, genç, güzel, işçi, öğrenci, yolcu, hasta, memur, sanatçı… Her gruptan insan görmek mümkün.

İşte yine bir metro ulaşımı sırasında insanları incelemeye başladım. Bir ara karşımda oturan yeni yetme delikanlı kulağındaki müziğe sesli eşlik ettiğini farkedince utanarak elleriyle oynamaya başladı. Zira ellerindeki yaraları farketmem o zamana rastladı. Elleri muhtemelen çalıştığı iş sonucunda yara bere içinde olmuştu. Yaşı genç olmasına rağmen zengin yaşıtları gibi gezip belki de o saatte işten dönüyordu. Ancak benzer olan bir şey var. Kafasını telefonundan kaldırmıyordu. Diğer yanda koltukların yarısı boş olduğu halde ayakta yolculuk yapmayı tercih eden bir başka yolcu daha vardı. Muhtemelen yırtık terlikleri ve gencin ellerinden çok daha beter durumda olan ellerinden de anlaşılacağı gibi işten dönüyordu.Ancak gençteki umursamamazlık onda yoktu. Belli ki bir ailesi var ve omuzları o yükün altında eziliyor. Yorgunluğunu karısına sarılınca atacak. Ama o yorgunluk adamı uyutursa tabi. Herkes çalışıyor ama iş gücü, fiziksel güç harcayarak çalışan insanlar gözümde biraz daha değerliler. Onlar iş kokan insanlar.
İşte Denzel abimiz de sorumlu bir baba bu filmde. Evine 4 litre süt götürebilmek için çalışıyor :) Klasik bir rehine kaçırma filmi. Bu sefer uçak, otobüs değil, bir tren. John Trovolta her zaman ki gibi biraz abartılı da olsa üstün performansı ile filmin neşe kaynağı oluyor. Kötü rolde  tabi! Denzel Washington ise kendisini bu konuda muktedir görmese de rehine kurtarma operasyonunda büyük bir görev üstlenmek zorunda kalıyor. Filmde sevilen dizi Soprano’dan da hatırlayacağınız James Gandolfini de rol almış. İyi de olmuş. Renk gelmiş. Özellikle giriş bölümündeki jenerik, insanı fazlasıyla moda sokuyor. Yönetmen koltuğunda  Tony Scott oturuyor. John Godey’in imzasını taşıyan romandan uyarlanmış filmin senaryosunu Brian Helgeland yazmış.  Polisiye-macera film meraklılarının kaçırmaması gereken bir film. Continue reading »

Angels&Demons(Melekler ve Şeytanlar) Film Eleştirisi

angels-demonsÖncelikle film hakkında kısa bir bilgi vermek gerekirse;

Dan Brown tarafından yazılan ve birbiri ile ilişkili 4 kitaptan biri olan Angels&Demons filmi Ron Howard tarafından beyazperdeye aktarılan bir eser. Öncesinde aynı serinin içinde sayılan Davinci Code(Davinci’nin Şifresi) yine Ron Howard tarafından 2006 yılında beyaz perdeye aktarılmıştı. Serideki diğer kitaplar Digital Castle(Dijital Kale) ve Deception Point (İhanet Noktası). Ancak hemen belirtmeliyim ki bu kadar fazla ayrıntı içeren bir kitabın beyazperdeye aktarılması  o kadar kolay ve kabul edilebilir olamıyor. Bir dönem herkesin okumak için sıra beklediği kitaplar serisinin son üyesi 2009 yılında piyasaya sürülecekti. The Solomon Key (Süleyman’ın Anahtarı) adlı kitap benim de merakla beklediğim bir roman. Ancak 15 Eylül 2009’da satışa sunulacak olan diğer romanı The Lost Symbol(Kayıp Sembol) oldu. Eminim diğerleri kadar o da sürükleyicidir. Bu kadar çok bilgi içeren kitapları filmi izleseniz de izlemeseniz de mutlaka okuyun. Zaten birine başladıktan sonra diğerleri için bekleyemeyeceksiniz.

Warner Bros ve Etohum katkılarıyla gerçekleşen bir ön gösterimde izleme fırsatı bulduğum Angels&Demons filmi beni biraz şaşırttı.Kitapta uzun uzadıya anlatılan karşıt madde oluşumu filmde o kadar az detayla gösterilmiş ki bana göre kitabın en heyecanlı kısımlarıydı. Tom Hanks Yine başrol tabii. Yine de Davinci Code ile izleyicilerin yeteri kadar beğenisini toplayamayan Tom Hanks, bu filmdeki birkaç hareketli sahne ile biraz sempatileri toplayacağa benziyor.  Fevkalade bir performans diyemiyorum. İlk filmde Amelie filminden de hatırlayacağımız Audrey Tautou bu filmde Tom Hanks’e eşlik edemedi. Ancak Profesör Robert Longdon(Tom Hanks)’a eşlik eden Ayelet Zurer(Vittoria Vetra) filmde gösterdiği iyi performansı ile sahneyi doldurdu diyebiliriz.

Görsel olarak çoğu insanın da kitapta hissedebileceği karanlık sahnelerle dolu idi. Ki bu açıdan bakıldığında kitapta anlatılanları yansıtıyor. Ancak herkesin dimağında farklı şekillerde oluşan hayali tek bir kişinin penceresinden görmek haliyle biraz can sıkıcı. Neyse ki üzerinden uzun yıllar geçtiği için bütün detayları hatırlamıyordum. Belki de Davinci Code filminde yaşanılan hayal kırıklığı bu yüzdendi. Henüz çok taze olan hayalleri bir başkasınınki ile yer değiştirdik. Continue reading »

Başka Semtin Çocukları Film Eleştirisi

baska-semtin-cocuklari

Kozmopolit bir ülkede yaşıyoruz artık. Eskiden İstanbul için söylenirdi bu söz. Ama artık ülke genelinde de bunu söylemek mümkün.  Birçok dinden, dilden, ülkeden insanlarla karşılaşmak her daim mümkün. Bazen yakın çevrenizde yaşayan insanın hangi dinden olduğunu bile ayırt etmemizin mümkün olmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Bunun ne kadar önemli olduğu kişiye göre değişir. Ama önemli olan kişilerin hürriyetlerine saygılı olabilmek.

Yukarıda lakırdısını ettiğim bu sözlerin sebebi “Başka Semtin Çocukları” filmi.Yönetmenliğini Aydın bulut’un yaptığı ve senaryosunu da Serkan Turhan ile birlikte kaleme aldığı filmin başrol oyuncuları arasında  İsmail Hacıoğlu, Mehmet Ali Nuroğlu, Ertan Saban, Rıza Kocaoğlu, Eyşan Özhim ve Bülent İnal yer alıyor.

Bilge Elif Özköse ve Murat Kaya’nın daveti ile vizyona girmesinden 2 gün önce izleme fırsatı bulduğumuz bu film fazlasıyla eleştiri alacağa benziyor. Filmi öncelikle sanatsal anlamda ele alacak olursak; olumsuz eleştiri yapmak söz konusu değil. Özellikle de kamera arkasını izledikten sonra bir filmin aslında hiç de kolay çekilmediğini söyleyebiliriz. Güneş ışığı, yağmur sahneleri, savaş sahneleri vs. bunların hepsi için ayrı ayrı düzenlemeler yapılması gerekiyor. Yönetmen bu konuda oldukça başarılı bir işe imza atmış. Oyunculuk bakımından Eyşan Özhim, İsmail Hacıoğlu ve Bülent İnal bu filmde favorilerim arasında idi. Ha bir de gösterdiği üstün performansı ile Ertan Saban’ı unutmamak lazım. Continue reading »

Seven Pounds (Yedi Yaşam) Özel Gösterim

seven-pounds

Senaryosunu Grant Nieporte’ın kaleme aldığı filmin yönetmenliğini Gabriele Muccino yapmış.

Oyuncular arasında ilk göze çarpanlar; Will Smith(Ben Thomas), Rosario Dawson (Emily Posa), Woody Harrelson(Ezra Turner), Michael Ealy(Ben’s Brother), Barry Pepper(Dan).

Seven Pounds filminde başarılı aktör Will Smith başrolde karşımıza çıkıyor. Bu rolüyle aksiyon filmlerinde gösterdiği başarıyı, dram filmlerinde de çok başarılı şekilde yerine getirdiğini söylemek mümkün.
Ben Thomas (Will Smith) araba kullanırken yaptığı küçük bir hata yüzünden karısı da dahil olmak üzere birkaç hayatın sona ermesine sebep olmuş ve bu yüzden de kendini bir türlü affetmemiştir. Bugüne kadar çalışıp kazandığı neyi var neyi yok bu yolda harcamaya ve dahası bütün organlarını, insanları kurtarabilmek için bağışlamaya karar vermiştir. Ancak bunu kendi yolları ile yapacak kimin hangi organa ihtiyacı olduğunu kendisi araştırıp bulacaktır. Bunu yaparken en önemli kriteri ise bağış yapacağı hastanın iyi bir insan olmasıdır. Zaman zaman bu sınavı yaparken oldukça acımasız olacak insanları kıracaktır. Ancak en doğru kararı verebilmesi için kendince bunu en iyi şekilde yapmak zorundadır. Tüm bu işlemler için en yakın arkadaşı bu görevi üstlenecektir.
Bu insanları bulmaya çalıştığı sırada kalp nakli için sırada bekleyen bir hasta ile tanışır. Beklenildiği üzere bu kıza aşık olur. İşler biraz daha zorlaşır. Ancak bu kararından vazgeçirmez aksine daha da istekli kılar. Filmin bundan sonrasını şiddetle izlemenizi tavsiye ederim.  Bir insanın küçük bir hatanın bedelini çok ağır ödeyeceğini basit ama derin bir ifade ile beyazperde de göreceğiniz bu film belki o hataları sizin de bir kez daha tekrarlamamanıza vesile olur. Continue reading »

Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi

benjamin-buttonZamanı Geriye Döndürebilir misiniz?

Warner Bros Picture’ın  yapımını üstlendiği Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi(The Curious  Case of Benjamin Button)’nde   bu mümkün. Ülkemizde 6 Şubatta vizyona girecek olan filmin yönetmen koltuğunda David Fincher var. Eric Roth ve Robin Swicord ise senaryoyu kaleme alanlar. Filmin oyuncuları arasında Brad Pitt, Cate Blancket, Mahershalalhashbaz Ali,  Julia Ormond, Elias Koteas, Traji P.Henson, Jason Flemyng, Tilda Swinton, Jared Harris, Elle Fanning başrolleri paylaşanlar. Ama oyuncu kadrosu oldukça geniş bir produksiyon olduğunu belirtmek gerek. Golden Globe’da (Altın Küre)  5 dalda aday gösterilmiş. Bunlar ;
En iyi film
En iyi yönetmen (David Fincher)
En iyi erkek oyuncu (Brad Pitt)
En iyi senaryo (Eric Roth)
En iyi müzik (Alexandre Desplat).
Muhtemelen Oscar adayı olarak da aynı -hatta daha fazlası da olabilir- dallarda adaylıklarını göreceğiz.  

Continue reading »

Muro:Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisine

Haftalar öncesinden 5 aralıkta vizyona gireceği duyurulan Muro:Nalet olsun içimdeki insan sevgisine adlı filme, vizyon tarihi açıklandığı günden itibaren gitme hissi bende hasıl oldu. Lakin Arog ile aynı tarihe denk gelişi önceliği Arog’un kapmasına sebep oldu. Ki bence aynı gün hatta aynı ay bile vizyona girmeleri büyük talihsizlik Muro için. Şüphesiz büyük bir izleyici kitlesi bu filme gidebilmek için hala sinema salonlarında şu günlerde sıra bekliyorlar. Ancak beklediklerini bulamayacakları bir film için…
Bayram dolayısıyla sıla-i rahim eylediğimiz bayram günü Muro filmi için pek de kalabalık olmayan Lüleburgaz sinema salonunda bilet bulmak hiç de zor olmadı. Continue reading »

A.R.O.G’a Gidilir mi?

Uzun süredir beklediğimiz film A.R.O.G nihayet vizyona girdi. Bayram öncesi güzel bir hediye oldu.  Bu cümle ile sanırım filmi beğendiğimi belirtmiş oldum değil mi? Gora’da olduğu gibi bu filmi de beğenmeyenler oldu ve olacaktır da. Ancak Gora ve Arog için yapılan olumsuz eleştiriler biraz aşırıya kaçıyor. Tamam filmi beğenmediniz. Kurgusu ya da senaryosunu ya da müziklerini beğenmediniz. Peki daha önce Türk yapımı böyle bir prodüksiyona şahit oldunuz mu? Herşeyden önce durup bunu düşünmek gerek. Cem Yılmaz stand-up şovları ile herkesi kendine hayran bıraktı. Ben her ne kadar kahkahalarla gülemesem de ince esprileri hoşuma gidiyor.
Arog filminde de espriler yine kahkahaya ulaştıramadı. Ama bu filmi izlerken kendimi dev prodüksiyonlu Hollywood filmlerini izliyorum hissine kapıldım. Kullanılan efektler Türk sinemasının gelebildiği noktayı tüm açıklığıyla karşımıza getirdi. Filmi izlemediyseniz hakikaten bir şeyleri atlıyorsunuz demektir. Gülebileceğiniz çok fazla an bulacaksınız. Aramayın. Bu filmde hayatın sırrını bulmazsınız. Alt tarafı biraz eğleneceksiniz yahu!
Cem Yılmaz yine tek karakterle sınırlı kalmamış bir çok rolde karşımıza çıkmış. Ancak ana karakter Arif aslında Cem Yılmaz’a o kadar yakışmış ki gerçek hayatta da Arif gibi biri olduğunu düşünmeniz işten bile değil.
Filmi tabiri caizse götüren Cem yılmaz gibi gözükse de diğer karakterlerin de hatırı yenilip yutulacak değil elbette, özellikle Ozan Güven Gora’dan önce öyle çok da bilinen, sevilen, bir oyuncu değildi. Mutlaka bilenler bilir. Ama Arog ile bu bilinirliğini katlamış durumda. Gora’da jönümüz Arif iken Arog’da jön rolünde Taso(Ozan Güven) oluyor. Ve bu rolün de fazlasıyla hakkını vermiş. Bu filmi izlerken Ozan Güven’i bir romantik komedi filminde hayal ettim. Fena da olmadı hani.
Film hakkında öyle uzun uzadıya konuşacak değilim. Ama kesinlikle Cem Yılmaz bu kararlığını sinemada gösterirse gerçekten Türk sinema tarihinde çok şeyi değiştirecek. Daha büyük bütçe ile yapılmış filmler görmemiz artık çok yakın görünüyor. Buradan huzurlarınızda Cem Yılmaz’a teşekkür etmek istiyorum.  Mutlaka izleyin, internete düşmesini beklemeyin. Bir bilet alın :)

Güneşin Oğlu galadan Notlar

Uzun zamandır bir filmin galasına gitmemiştim. Hatta ben hiç galaya gitmemiştim. Her şeyin bir ilki olduğu gibi bu da benim için bir ilk oldu. Bir dost hediyesi olarak 2 kişilik gala biletini heba etmek olmaz diye düşündük ve tuttuk Nişantaşı yollarını.  City’s Nişantaşı kıyıda köşede bir sokak arasında bir alışveriş merkezi.  Öyle göz önünde bir yerde değil. Bu izlenime daha önce Nişantaşı’nda bulunmamış olmamın da etkisi olabilir.

20:00 kokteyl, 21:30 da film gösterimi… Erken gitmenin alemi yok haliyle. Biraz bekledik biz de. İçeri girmek için vakit gelmiş, yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başlamıştık. Sinemalar 6.katta olduğu için bu merdiven çıkışı hayli uzun sürdü. Neyse ki merdivenleri yürütmeyi öğrendiler de insanlar bu işkenceden kurtuldu.
6.kata geldiğimizde bir sergi bizi karşıladı. Güzhan Müstecaplıoğlu’nun fevkalade eserlerini seyre daldık.  Eserleri sırayla gezerken, eser boyutundaki panoda “sinemalar üst kattadır” ibaresini görünce insanın filmi gökyüzünde izleyeceği hissiyatı  depreşiyor.

Continue reading »

Be Kind Rewind

be kind rewind

Geçen gece izlediğim komedi filmi beni biraz şarttı. Çünkü pek komedi kategorisine alınacak bir film değil. Daha çok macera tarafı ağır basıyor.

Film eski bir caz ustasının hayatı üzerine kurulmuş. Fats Waller. Ünlü caz ustasının evinde doğup büyüyen bir genç, Mike(Mos Def)  ile onu yetiştiren Elroy Flecther (Danny Glover) birlikte bir vhs dükkanı işletmektedirler. Bay Fletcher eski arkadaşlarıyla Fats Waller adına bir anma toplantısı yapmak üzere öldüğü trende buluşup onun şarkılarını söyleyeceklerdir. Bir süreliğine seyahate çıkar.

Mike kendisine emanet edilen dükkana en yakın arkadaşı Jerry’yi (Jack Black)  sokmamalıdır. Fakat bunu anladığında iş işten geçer. Çünkü Jerry elektrik santraline sabotaj yapmaya çalışırken manyetizmaya  maruz kalmış, ve dükkandaki bütün filmleri bu manyetik etki sayesinde silmiştir.

Continue reading »

Wicker Park

wicker parkGeçen gece izlediğim bir filmi sizlerle paylaşmak istiyorum. “Wicker park”. Başrollerinde Josh Hartnett, Diane Kruger  ve Rose Byrne ‘in paylaştığı bu romantik film, tarzının çok dışında bir kurgu içeriyor. Bir aşk hikayesinin nasıl ihanet ve kıskançlığa dönüştüğünü izliyoruz.

Film bir ayakkabıcıda çalışan ama aslında asıl mesleği fotoğrafçılık olan Matthew adlı delikanlımızın bir gün aklını başında alacak kadar güzel olan dansçı kızımız Lisa’yı görmesiyle başlıyor.  Çok güzel giden beraberlikleri her ikisini de kariyerindeki olağanüstü gelişmeler yüzünden sekteye uğruyor ve bir talihsizlik sonucu birbirlerinden bir daha haber alamıyorlar.

Filmin bu kısımlarında güzel olduğu kadar, oyunculuk yönünden çok da başarılı bulamadığım Diane Kruger filmden ayrılır gibi sadece flashback görüntülerle karşımıza çıkıyor. Film Matthew üzerinden yürüyor. Onun bu arayış süresince hayatına devam ederken kariyerini geliştirmek uğruna zorla aşık olmaya çalıştığı diğer bir cinsi latif ile bir beraberliğine şahit oluyoruz. Ama aslında Rebecca denen bu güzel kızımızla da çok fazla diyalog içerisinde göremiyoruz. Continue reading »

The Other Boleyn Girl

The Other Boleyn Girl

Other boleyn girl filmi İngiltere krallığında Elizabeth’in tahta geçtiği dönemi anlatan çarpıcı bir film. Tarihi olarak derinlemesine araştırma fırsatı bulamadığım için filme gerçeklikle alakası var mı yok mu diye bakmaktan ziyade oyuncular açısında değerlendirme yapmak istiyorum.Kraliyet deyince akla gelen ilk şey ihtişamlı koltuklar, parlak kumaşlardan, ipeklerden elbiseler ve olarak ve de en önemlisi sömürgeler akla geliyor. Film de göz boyayan ilk şey de kostümlerin başarılı ellerden çıktığı. Sadece bayanların değil erkek kostümlerinde de aynı zarafet ve ihtişamı görmek mümkün.

Film de Natalie Portman –ki kendisinin sevmediğim filmi yok-  minik kız rollerinden,  yetişkin kadın rollerine hızla geçtiğini kanıtlamakla kalmamış, oldukça da başarılı bir performans göstermiş.  Kendisini ilk defa kötü bir karakterde izledim diyebilirim. Aslında rolünün  kötülüğü de aşk acısıyla yaşanan intikam hırsından kaynaklanıyor. İntikam için kötü diyemem ama yine de haklı bir intikamdı. Tabi sonuçları kendisine pek ucuza mal olmadı. Ne demişler;  “öfkeyle kalkan zararla oturur”.

Continue reading »

El Orfanato – The Orphanage – Yetimhane

El OrfanatoEl Orfanato; Yetimhane
Korku filmi dedik ama The Eye kesmedi derseniz bir de bunu deneyin. Ancak ben bu filmi izlerken korkmak yerine daha farklı duygular hissettim onu belirteyim.

Filmin kısaca oyuncularını sayarsak;

Belen Rueda; Laura (anne)
Fernando Cayo; Carlos (baba)
Roger Princep; Simon (şirin mi şirin bir erkek çocuğu)

Filmde oynayan diğer oyuncular hikaye…

Bir yetimhanede büyüyen  Laura Evlatlık edinilir. Aradan yıllar geçer. Carlos ile yuva kurarlar. Ancak çocuk sahibi olamadıkları için Hiv virüsü taşıyan bir çocuğu evlat edinirler. Ve Laura büyüdüğü yetimhaneyi  satın alarak restore eder ve burayı küçük çaplı bir kreş haline getirir. Bu arada minik Simon’un hayali arkadaşları vardır. Annesi işlerle meşguliyetinden dolayı Simon’un bu hayali arkadaşlarıyla ilgilenemez.

  Continue reading »

“The Eye” İnceleme yazısı

The EyeSon günlerde fena halde adrenalinimi yükseltme ihtiyacı hissettiğimden bir korku filmi izlemek istiyordum. Karşıma çıkan “The Eye” oldu. Öncelikle filme sayısal bir değerlendirme yapacak olursak 10 üzerinde 6,5 verilmeyi hak ediyor kanımca.

Genelde korku filmlerinde mantık arayan biri değilimdir. Hatta bir korku filminin mantıksız olması daha da hoşuma gider. Genel bir izlenim olarak gerilim filmleriyle karıştırılır korku filmleri. Oysaki gerilim filmleri gerçek dışı öğelerin olmamasıyla değer kazanır. Örneğin bir seri katil filmi gerilim filmidir. Çok küçükken izlediğim bir seri katil filminde katil yatağın altına saklanıp kurbanın bacaklarını bileklerinden kesiyordu. Uzun süre bunun etkisi altında kalıp ayaklarımı koltuktan aşağı sarkıtamıyordum. Halen aklıma geldiğinde ayaklarımı yukarda toplarım.  Korku filmi ise “alien” tarzında ya da son dönem filmlerinden örneklendirecek olursak da “Cloverfield” tarzındaki filmlerdir.

Continue reading »