Her hafta düzenli olarak yolculuk yapmak zorundaysanız bunu kendiniz için bir eğlence haline getirmeyi öğrenmelisiniz. Aksi takdirde sizin için işkence olmaktan alıkoyamazsınız. İşte bu sebeple uygun fiyata uçak bileti bulamadığım uzun otobüs yolculuklarında Pamukkale Turizm’i tercih ettim. Bunun birinci sebebi Pamukkart sahibi olmam, ikinci sebebi ise dilediğim kadar film izleyebileceğim şahsi ekranımın olduğu tek başıma oturabildiğim bir koltuk sunabiliyor olmaları. “Pamukyol” olarak yan şirket ayrılmış. Ve sadece bu otobüs bu hizmetleri verebiliyor. Eh tabi bir 5 TL farkıyla.. Read the rest of this entry »
Vitrin
Kayıp Sembol(Lost Symbol)-Dan Brown Bir süre önce okumaya başladığım Lost Symbol(Kayıp Sembol)’u dün nihayet bitirdim. Ancak hemen söylemeliyim ki okumak için hevesi olanlar yazıyı biraz dikkatli okusunlar. Sonra Uyuyang benim keyfimi niye kaçırdın demeyin!
Bundan önce yazarın tüm romanlarını okuduğumu da söylemeliyim....
Dalgıç Giysisi ve Kelebek Her hafta düzenli olarak yolculuk yapmak zorundaysanız bunu kendiniz için bir eğlence haline getirmeyi öğrenmelisiniz. Aksi takdirde sizin için işkence olmaktan alıkoyamazsınız. İşte bu sebeple uygun fiyata uçak bileti bulamadığım uzun otobüs yolculuklarında Pamukkale Turizm’i tercih...
Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk “Ger ben ben isem nesin sen ey yar
Ver sen sen isen neyim ben-i zâr” (Fuzuli)
İşte dünyanın anlamını açıklayan iki dize. Yok daha ötesi. Üstad Fuzuli bu dizleri yazarken, Mecnun’un yaşadıklarını mı yoksa kendi hissettiklerini mi dillendirdi bilinmez ama ben her okuyuşumda...
Angels&Demons(Melekler ve Şeytanlar) Film Eleştirisi Öncelikle film hakkında kısa bir bilgi vermek gerekirse;
Dan Brown tarafından yazılan ve birbiri ile ilişkili 4 kitaptan biri olan Angels&Demons filmi Ron Howard tarafından beyazperdeye aktarılan bir eser. Öncesinde aynı serinin içinde sayılan Davinci Code(Davinci’nin Şifresi) yine...
Final Destination 4(3D)Son Durak 4(3Boyutlu) Hayat ilklerle güzelleşiyor her daim. Yine bir ilki daha geride bıraktım dün gece. 3 boyutlu bir film izledim. Ülkemizde 28 Ağustos 2009, Cuma günü vizyona girecek olan Final Destination 4 (Son Durak 4). Öncesinde çekilmiş olan ilk 3 serisini izlediğim için filmin konusu için çok da kaygılanmıyordum....
21 Aralık 2012 tarihinde Maya Takimine göre dünyamız son bulacak. Ve insanlık bilinmeyene bir yolculuğa çıkacak. Bir çok inanca göre kıyamet günü söz konusu. Bu İslam’da aynı adla, Hristiyanlıkta Diriliş adıyla, bilinmektedir. Diğer isimlerine Vikipedi’den bakabilirsiniz.
İşte tam da böyle bir konuyu ele alan 2012 filminin ön gösterimini dün akşam izledim. Bugün gösterime girecek olan filmi izleyip izlemeyeceğinize karar vermeden önce sizlere biraz bilgi verelim.
Öncelikle tam bir aksiyon sineması diyebiliriz. Her anında muhteşem efektlerin olduğunu hatta zaman zaman efektlerin hayranlığıyla filmin konusunu unuttuğumuzu da eklemek mümkün.
Yer kabuğunun Maya takviminde yazıldığı üzere 2012 yılında Güneş, galaksimizin gezegenleri ve Dünya aynı eksen üzerinde diziliyorlar. Bu dizilişin etkisiyle güneşten kopan nötronlar dünyanın çekirdeğinde bulunan magma tabakasını hareketlendiriyor. Bu hareketlenme sonucu yer kabuğu sıcaklığın etkisiyle erimeye başlıyor. Peşi sıra depremler, tsunami, yer değiştiren ana kıtalar filmin başlıca aksiyon sahnelerini oluşturuyor. Read the rest of this entry »
Hayat ilklerle güzelleşiyor her daim. Yine bir ilki daha geride bıraktım dün gece. 3 boyutlu bir film izledim. Ülkemizde 28 Ağustos 2009, Cuma günü vizyona girecek olan Final Destination 4 (Son Durak 4). Öncesinde çekilmiş olan ilk 3 serisini izlediğim için filmin konusu için çok da kaygılanmıyordum. Bu sefer beni ilgilendiren kısım boyut farkı idi.
Yine de kısaca konusuna değinirsek; önsezi yoluyla bir takım anlık görüntüler gören genç erkek oyuncumuz, bu görüntülerde çevresinde bulunan insanların sırasıyla bir felaket sırasında öldüklerini görür. Kendine geldiğinde arkadaşlarını ölmemeleri için ikna etmek zorunda kalır. Ancak ölüm her defasında sinsice yaklaşır ve kader değiştirilemez planını filmdeki kahramanlarımız üzerinde oynar. Read the rest of this entry »
My Sister’s Keeper(Kız Kardeşimin Hikayesi) sandığımın aksine oldukça duygusal bir film imiş. Ben romantik komedi sanmıştım oysa ki. Filme gitmeden önce yanımda ıslak mendil vardı. Oldukça işe yaradığını söyleyebilirm. Mutlaka çevremizde, akraba olmasa bile tanıdıkların arasında lösemi ile savaşan birileri vardır. Löseminin tedavisinde çoğunlukla uygun ilik aranır. Bulunamaz ise aynı anne babadan yeni doğacak çocuktan ilik nakli olması tedavide bir umut olur.
Filmde bir ailenin lösemili çocuklarını kurtarabilmek adına yeni bir çocuğa sahip olmaları ile konu alınıyor. Ancak bu çocuk büyüdüğünde ablası için donör olmaktan vazgeçer ve bu konuda uzmanlığı halk tarafından kabullenilmiş bir avukat yardımıyla ailesine dava açar. Her ne kadar filmin ilerleyen zamanlarında sonuç önemli olmasa da davayı kazanır.
Filmin konusu hakkında bu kadar bilgi yeter. Umarım sinemada izlerken yanınızda mendil götürmeyi ihmal etmezsiniz. Filmin başrol oyuncuları arasında Cameron Diaz (anne), Abigail Breslin(Donör kardeş), Sofia Vassilieva (Lösemili çocuk), Alec Baldwin (avukat) var. Yönetmen koltuğunda Nick Cassavetes oturuyor. Senaryosunu Jeremy Leven ve Nick Cassavetes birlikte kaleme almışlar. Bu güzel hikaye ise Jodi Picoult’ın aynı adlı eserinden uyarlanmış.
Bazen bir film dönüşü izlediğiniz filmin sahneleri içinde bulursunuz kendinizi. Hele de filmin adı “Metrodan Kaçış”(Taking of the Pelham 1 2 3) ise ve siz de eve metro ile dönmek durumundaysınız olay daha keyifli hale gelir. Filmde rehin alınan yolculardan biri gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Filmden bahsetmeden önce metrodan bahsedelim.
Dikkat edince metro özellikle de İstanbul metrosunda her tür insanla karşılaşmak mümkün. Metro farklı bir ulaşım aracı. Her insan sınıfı bu ulaşım aracını kllanıyor. Zengin, fakir, sarhoş, genç, güzel, işçi, öğrenci, yolcu, hasta, memur, sanatçı… Her gruptan insan görmek mümkün.
İşte yine bir metro ulaşımı sırasında insanları incelemeye başladım. Bir ara karşımda oturan yeni yetme delikanlı kulağındaki müziğe sesli eşlik ettiğini farkedince utanarak elleriyle oynamaya başladı. Zira ellerindeki yaraları farketmem o zamana rastladı. Elleri muhtemelen çalıştığı iş sonucunda yara bere içinde olmuştu. Yaşı genç olmasına rağmen zengin yaşıtları gibi gezip belki de o saatte işten dönüyordu. Ancak benzer olan bir şey var. Kafasını telefonundan kaldırmıyordu. Diğer yanda koltukların yarısı boş olduğu halde ayakta yolculuk yapmayı tercih eden bir başka yolcu daha vardı. Muhtemelen yırtık terlikleri ve gencin ellerinden çok daha beter durumda olan ellerinden de anlaşılacağı gibi işten dönüyordu. Read the rest of this entry »
Öncelikle film hakkında kısa bir bilgi vermek gerekirse;
Dan Brown tarafından yazılan ve birbiri ile ilişkili 4 kitaptan biri olan Angels&Demons filmi Ron Howard tarafından beyazperdeye aktarılan bir eser. Öncesinde aynı serinin içinde sayılan Davinci Code(Davinci’nin Şifresi) yine Ron Howard tarafından 2006 yılında beyaz perdeye aktarılmıştı. Serideki diğer kitaplar Digital Castle(Dijital Kale) ve Deception Point (İhanet Noktası). Ancak hemen belirtmeliyim ki bu kadar fazla ayrıntı içeren bir kitabın beyazperdeye aktarılması o kadar kolay ve kabul edilebilir olamıyor. Bir dönem herkesin okumak için sıra beklediği kitaplar serisinin son üyesi 2009 yılında piyasaya sürülecekti. The Solomon Key (Süleyman’ın Anahtarı) adlı kitap benim de merakla beklediğim bir roman. Ancak 15 Eylül 2009′da satışa sunulacak olan diğer romanı The Lost Symbol(Kayıp Sembol) oldu. Eminim diğerleri kadar o da sürükleyicidir. Bu kadar çok bilgi içeren kitapları filmi izleseniz de izlemeseniz de mutlaka okuyun. Zaten birine başladıktan sonra diğerleri için bekleyemeyeceksiniz.

Kozmopolit bir ülkede yaşıyoruz artık. Eskiden İstanbul için söylenirdi bu söz. Ama artık ülke genelinde de bunu söylemek mümkün. Birçok dinden, dilden, ülkeden insanlarla karşılaşmak her daim mümkün. Bazen yakın çevrenizde yaşayan insanın hangi dinden olduğunu bile ayırt etmemizin mümkün olmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Bunun ne kadar önemli olduğu kişiye göre değişir. Ama önemli olan kişilerin hürriyetlerine saygılı olabilmek.
Yukarıda lakırdısını ettiğim bu sözlerin sebebi “Başka Semtin Çocukları” filmi.Yönetmenliğini Aydın bulut’un yaptığı ve senaryosunu da Serkan Turhan ile birlikte kaleme aldığı filmin başrol oyuncuları arasında İsmail Hacıoğlu, Mehmet Ali Nuroğlu, Ertan Saban, Rıza Kocaoğlu, Eyşan Özhim ve Bülent İnal yer alıyor.
Bilge Elif Özköse ve Murat Kaya’nın daveti ile vizyona girmesinden 2 gün önce izleme fırsatı bulduğumuz bu film fazlasıyla eleştiri alacağa benziyor. Filmi öncelikle sanatsal anlamda ele alacak olursak; olumsuz eleştiri yapmak söz konusu değil. Özellikle de kamera arkasını izledikten sonra bir filmin aslında hiç de kolay çekilmediğini söyleyebiliriz. Güneş ışığı, yağmur sahneleri, savaş sahneleri vs. bunların hepsi için ayrı ayrı düzenlemeler yapılması gerekiyor. Yönetmen bu konuda oldukça başarılı bir işe imza atmış. Oyunculuk bakımından Eyşan Özhim, İsmail Hacıoğlu ve Bülent İnal bu filmde favorilerim arasında idi. Ha bir de gösterdiği üstün performansı ile Ertan Saban’ı unutmamak lazım. Read the rest of this entry »

Senaryosunu Grant Nieporte’ın kaleme aldığı filmin yönetmenliğini Gabriele Muccino yapmış.
Oyuncular arasında ilk göze çarpanlar; Will Smith(Ben Thomas), Rosario Dawson (Emily Posa), Woody Harrelson(Ezra Turner), Michael Ealy(Ben’s Brother), Barry Pepper(Dan).
Seven Pounds filminde başarılı aktör Will Smith başrolde karşımıza çıkıyor. Bu rolüyle aksiyon filmlerinde gösterdiği başarıyı, dram filmlerinde de çok başarılı şekilde yerine getirdiğini söylemek mümkün.
Ben Thomas (Will Smith) araba kullanırken yaptığı küçük bir hata yüzünden karısı da dahil olmak üzere birkaç hayatın sona ermesine sebep olmuş ve bu yüzden de kendini bir türlü affetmemiştir. Bugüne kadar çalışıp kazandığı neyi var neyi yok bu yolda harcamaya ve dahası bütün organlarını, insanları kurtarabilmek için bağışlamaya karar vermiştir. Ancak bunu kendi yolları ile yapacak kimin hangi organa ihtiyacı olduğunu kendisi araştırıp bulacaktır. Bunu yaparken en önemli kriteri ise bağış yapacağı hastanın iyi bir insan olmasıdır. Zaman zaman bu sınavı yaparken oldukça acımasız olacak insanları kıracaktır. Ancak en doğru kararı verebilmesi için kendince bunu en iyi şekilde yapmak zorundadır. Tüm bu işlemler için en yakın arkadaşı bu görevi üstlenecektir. Read the rest of this entry »
Zamanı Geriye Döndürebilir misiniz?
Warner Bros Picture’ın yapımını üstlendiği Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi(The Curious Case of Benjamin Button)’nde bu mümkün. Ülkemizde 6 Şubatta vizyona girecek olan filmin yönetmen koltuğunda David Fincher var. Eric Roth ve Robin Swicord ise senaryoyu kaleme alanlar. Filmin oyuncuları arasında Brad Pitt, Cate Blancket, Mahershalalhashbaz Ali, Julia Ormond, Elias Koteas, Traji P.Henson, Jason Flemyng, Tilda Swinton, Jared Harris, Elle Fanning başrolleri paylaşanlar. Ama oyuncu kadrosu oldukça geniş bir produksiyon olduğunu belirtmek gerek. Golden Globe’da (Altın Küre) 5 dalda aday gösterilmiş. Bunlar ;
En iyi film
En iyi yönetmen (David Fincher)
En iyi erkek oyuncu (Brad Pitt)
En iyi senaryo (Eric Roth)
En iyi müzik (Alexandre Desplat).
Muhtemelen Oscar adayı olarak da aynı -hatta daha fazlası da olabilir- dallarda adaylıklarını göreceğiz.
Haftalar öncesinden 5 aralıkta vizyona gireceği duyurulan Muro:Nalet olsun içimdeki insan sevgisine adlı filme, vizyon tarihi açıklandığı günden itibaren gitme hissi bende hasıl oldu. Lakin Arog ile aynı tarihe denk gelişi önceliği Arog’un kapmasına sebep oldu. Ki bence aynı gün hatta aynı ay bile vizyona girmeleri büyük talihsizlik Muro için. Şüphesiz büyük bir izleyici kitlesi bu filme gidebilmek için hala sinema salonlarında şu günlerde sıra bekliyorlar. Ancak beklediklerini bulamayacakları bir film için…
Bayram dolayısıyla sıla-i rahim eylediğimiz bayram günü Muro filmi için pek de kalabalık olmayan Lüleburgaz sinema salonunda bilet bulmak hiç de zor olmadı. Read the rest of this entry »
Uzun süredir beklediğimiz film A.R.O.G nihayet vizyona girdi. Bayram öncesi güzel bir hediye oldu. Bu cümle ile sanırım filmi beğendiğimi belirtmiş oldum değil mi? Gora’da olduğu gibi bu filmi de beğenmeyenler oldu ve olacaktır da. Ancak Gora ve Arog için yapılan olumsuz eleştiriler biraz aşırıya kaçıyor. Tamam filmi beğenmediniz. Kurgusu ya da senaryosunu ya da müziklerini beğenmediniz. Peki daha önce Türk yapımı böyle bir prodüksiyona şahit oldunuz mu? Herşeyden önce durup bunu düşünmek gerek. Cem Yılmaz stand-up şovları ile herkesi kendine hayran bıraktı. Ben her ne kadar kahkahalarla gülemesem de ince esprileri hoşuma gidiyor.
Arog filminde de espriler yine kahkahaya ulaştıramadı. Ama bu filmi izlerken kendimi dev prodüksiyonlu Hollywood filmlerini izliyorum hissine kapıldım. Kullanılan efektler Türk sinemasının gelebildiği noktayı tüm açıklığıyla karşımıza getirdi. Filmi izlemediyseniz hakikaten bir şeyleri atlıyorsunuz demektir. Gülebileceğiniz çok fazla an bulacaksınız. Aramayın. Bu filmde hayatın sırrını bulmazsınız. Alt tarafı biraz eğleneceksiniz yahu!
Cem Yılmaz yine tek karakterle sınırlı kalmamış bir çok rolde karşımıza çıkmış. Ancak ana karakter Arif aslında Cem Yılmaz’a o kadar yakışmış ki gerçek hayatta da Arif gibi biri olduğunu düşünmeniz işten bile değil. Read the rest of this entry »

Uzun zamandır bir filmin galasına gitmemiştim. Hatta ben hiç galaya gitmemiştim. Her şeyin bir ilki olduğu gibi bu da benim için bir ilk oldu. Bir dost hediyesi olarak 2 kişilik gala biletini heba etmek olmaz diye düşündük ve tuttuk Nişantaşı yollarını. City’s Nişantaşı kıyıda köşede bir sokak arasında bir alışveriş merkezi. Öyle göz önünde bir yerde değil. Bu izlenime daha önce Nişantaşı’nda bulunmamış olmamın da etkisi olabilir.
20:00 kokteyl, 21:30 da film gösterimi… Erken gitmenin alemi yok haliyle. Biraz bekledik biz de. İçeri girmek için vakit gelmiş, yavaş yavaş merdivenleri çıkmaya başlamıştık. Sinemalar 6.katta olduğu için bu merdiven çıkışı hayli uzun sürdü. Neyse ki merdivenleri yürütmeyi öğrendiler de insanlar bu işkenceden kurtuldu.
6.kata geldiğimizde bir sergi bizi karşıladı. Güzhan Müstecaplıoğlu’nun fevkalade eserlerini seyre daldık. Eserleri sırayla gezerken, eser boyutundaki panoda “sinemalar üst kattadır” ibaresini görünce insanın filmi gökyüzünde izleyeceği hissiyatı depreşiyor.

Geçen gece izlediğim komedi filmi beni biraz şarttı. Çünkü pek komedi kategorisine alınacak bir film değil. Daha çok macera tarafı ağır basıyor.
Film eski bir caz ustasının hayatı üzerine kurulmuş. Fats Waller. Ünlü caz ustasının evinde doğup büyüyen bir genç, Mike(Mos Def) ile onu yetiştiren Elroy Flecther (Danny Glover) birlikte bir vhs dükkanı işletmektedirler. Bay Fletcher eski arkadaşlarıyla Fats Waller adına bir anma toplantısı yapmak üzere öldüğü trende buluşup onun şarkılarını söyleyeceklerdir. Bir süreliğine seyahate çıkar.
Mike kendisine emanet edilen dükkana en yakın arkadaşı Jerry’yi (Jack Black) sokmamalıdır. Fakat bunu anladığında iş işten geçer. Çünkü Jerry elektrik santraline sabotaj yapmaya çalışırken manyetizmaya maruz kalmış, ve dükkandaki bütün filmleri bu manyetik etki sayesinde silmiştir.
Geçen gece izlediğim bir filmi sizlerle paylaşmak istiyorum. “Wicker park”. Başrollerinde Josh Hartnett, Diane Kruger ve Rose Byrne ‘in paylaştığı bu romantik film, tarzının çok dışında bir kurgu içeriyor. Bir aşk hikayesinin nasıl ihanet ve kıskançlığa dönüştüğünü izliyoruz.
Film bir ayakkabıcıda çalışan ama aslında asıl mesleği fotoğrafçılık olan Matthew adlı delikanlımızın bir gün aklını başında alacak kadar güzel olan dansçı kızımız Lisa’yı görmesiyle başlıyor. Çok güzel giden beraberlikleri her ikisini de kariyerindeki olağanüstü gelişmeler yüzünden sekteye uğruyor ve bir talihsizlik sonucu birbirlerinden bir daha haber alamıyorlar.

Other boleyn girl filmi İngiltere krallığında Elizabeth’in tahta geçtiği dönemi anlatan çarpıcı bir film. Tarihi olarak derinlemesine araştırma fırsatı bulamadığım için filme gerçeklikle alakası var mı yok mu diye bakmaktan ziyade oyuncular açısında değerlendirme yapmak istiyorum.Kraliyet deyince akla gelen ilk şey ihtişamlı koltuklar, parlak kumaşlardan, ipeklerden elbiseler ve olarak ve de en önemlisi sömürgeler akla geliyor. Film de göz boyayan ilk şey de kostümlerin başarılı ellerden çıktığı. Sadece bayanların değil erkek kostümlerinde de aynı zarafet ve ihtişamı görmek mümkün.
Film de Natalie Portman –ki kendisinin sevmediğim filmi yok- minik kız rollerinden, yetişkin kadın rollerine hızla geçtiğini kanıtlamakla kalmamış, oldukça da başarılı bir performans göstermiş. Kendisini ilk defa kötü bir karakterde izledim diyebilirim. Aslında rolünün kötülüğü de aşk acısıyla yaşanan intikam hırsından kaynaklanıyor. İntikam için kötü diyemem ama yine de haklı bir intikamdı. Tabi sonuçları kendisine pek ucuza mal olmadı. Ne demişler; “öfkeyle kalkan zararla oturur”.
El Orfanato; Yetimhane
Korku filmi dedik ama The Eye kesmedi derseniz bir de bunu deneyin. Ancak ben bu filmi izlerken korkmak yerine daha farklı duygular hissettim onu belirteyim.
Filmin kısaca oyuncularını sayarsak;
Belen Rueda; Laura (anne)
Fernando Cayo; Carlos (baba)
Roger Princep; Simon (şirin mi şirin bir erkek çocuğu)
Filmde oynayan diğer oyuncular hikaye…
Bir yetimhanede büyüyen Laura Evlatlık edinilir. Aradan yıllar geçer. Carlos ile yuva kurarlar. Ancak çocuk sahibi olamadıkları için Hiv virüsü taşıyan bir çocuğu evlat edinirler. Ve Laura büyüdüğü yetimhaneyi satın alarak restore eder ve burayı küçük çaplı bir kreş haline getirir. Bu arada minik Simon’un hayali arkadaşları vardır. Annesi işlerle meşguliyetinden dolayı Simon’un bu hayali arkadaşlarıyla ilgilenemez.
Son günlerde fena halde adrenalinimi yükseltme ihtiyacı hissettiğimden bir korku filmi izlemek istiyordum. Karşıma çıkan “The Eye” oldu. Öncelikle filme sayısal bir değerlendirme yapacak olursak 10 üzerinde 6,5 verilmeyi hak ediyor kanımca.
Genelde korku filmlerinde mantık arayan biri değilimdir. Hatta bir korku filminin mantıksız olması daha da hoşuma gider. Genel bir izlenim olarak gerilim filmleriyle karıştırılır korku filmleri. Oysaki gerilim filmleri gerçek dışı öğelerin olmamasıyla değer kazanır. Örneğin bir seri katil filmi gerilim filmidir. Çok küçükken izlediğim bir seri katil filminde katil yatağın altına saklanıp kurbanın bacaklarını bileklerinden kesiyordu. Uzun süre bunun etkisi altında kalıp ayaklarımı koltuktan aşağı sarkıtamıyordum. Halen aklıma geldiğinde ayaklarımı yukarda toplarım. Korku filmi ise “alien” tarzında ya da son dönem filmlerinden örneklendirecek olursak da “Cloverfield” tarzındaki filmlerdir.
Oscar filmlerine Michael Clayton ile devam ediyoruz. Yakın zamanda Damages’i izlediğim için filme biraz aşina idim. Yine haksız yere kazanılmaya çalışılan bir dava. Fakat bu davada işi başarmaya çalışan bir avukat değil, bir aracı. Yıllarca avukatlık şirketinde çalışmış fakat ne gerçek bir avukat ne de bir savcı olabilmiş. Her fırsatta kendini ön plana çıkarmaya çalışan ancak bir çok sefer başarısızlığa uğrayan Michael Clayton turnayı en sonunda gözünden vurmayı başarıyor. Bir ilaç firması (ya da zirai ilaç firması diyelim) ürünlerinde kanserojen madde bulundurduklarını örtbas etmeye çalışıyor. Adamımız Michael Clayton bu davada öncelikle içine düştüğü bataktan kendini kurtarabilmek için en yakın dostunun ölümünün bir intihar olmadığını bile bile intihar süsü verilmiş olmasına göz yumarak sessizliğini bozmuyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan gelişmelerle Arthur’un aslında oldukça önemli bilgiler keşfetmiş olduğunu öğreniyor. Bu sefer kendi peşine düşüldüğünü fark edince işin boyutu değişiyor. Bundan sonrası izlemeyenler için merak konusu olsun. Read the rest of this entry »
Her yıl Oscar ödülleri dağıtılmadan önce mutlaka en iyi film, en iyi yönetmen, en iyi kadın ve erkek oyuncuların aday olduğu filmleri izlerdim. Bu yıl biraz geriden takip ediyorum galiba. Henüz izlemeye yeni başladım. İlk olarak Atonement (Türkçe ismi Kefaret) ile başladım. Film İngiliz İngilizcesi ile konuşan oyunculardan müteşekkil olduğu için beni ilk başlarda pek çekmedi. Filmin ortalarına doğru İngiliz Fransız savaşını konu aldığı ortaya çıkınca daha da soğudum. Ama başladığım bir filmi yarım bırakamamak gibi bir huyum olduğu için mecburen devam ettim. İyi ki de etmişim. Filmin sonuna doğru uzun zamandır güzel bir son izlemediğimi anladım. En azından sonu itibari ile beni tatmin etti.
Filmin konusu şöyle..
Henüz 11 yaşlarında cinselliğin ne olduğunu anlamayan küçük bir kızın yanlışlıkla şahit olduğu bazı şeyleri yanlış değerlendirmesi ve yanlış kişi hakkında suçlamada bulunması üzerine, o kişinin yargılanması, cezalandırılması ve bu kişinin de ablasının sevdiği kişi olması dolayısıyla bir ailenin çöküşünü konu alıyor. Yaptığı hatayı anlıyor fakat düzeltme şansı olmadığını biraz geç fark ediyor. Bu hatanın düzelmesi ilginç bir şekilde bir sanat eseri ile filmin sonunda açıklanıyor. Film bazı geri dönüşlerle hareket kazanmış. İzleyiciyi sıkmayan bir anlatım ve kurgu var. Tabi ortada güzel de bir aşk hikayesi var. Romantizmi sevenler mutlaka izlemeli.






0